Erkan Aydoğanoğlu
1 Mayıs 1886’da Chicago’da sekiz saatlik iş günü talebiyle yapılan genel grevden bu yana, 1890’dan itibaren ise dünyanın dört bir yanında işçi sınıfının uluslararası birlik, mücadele ve dayanışma günü olarak kutlanıyor. Ancak Türkiye’de sendika konfederasyonlarının ortaya koyduğu 1 Mayıs pratiği, bu evrensel güne anlamını veren birlik, mücadele ve dayanışma fikrinden çok uzak.
Bu yıl 1 Mayıs’ta, her zaman Türkiye’nin “en büyük işçi konfederasyonu” olmakla övünen Türk-İş Edirne’de, Hak-İş Bursa’da, Memur-Sen Çorum’da ve Kamu-Sen Çanakkale’de olacaklarını açıkladılar. DİSK ve KESK ise 1 Mayıs’ın ülkenin her yerinde yaygın ve kitlesel kutlanması için çağrılar yaptı ve 1 Mayıs çalışmalarına kendi olanakları doğrultusunda başladılar.
Dünyanın dört bir yanında sömürüye ve savaşa karşı işçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma vurgusu yapılırken, yukarıda adını saydığımız konfederasyonların, özellikle 1 Mayıs gibi önemli bir günde farklı illere çağrı yaparak “alan ayrışması” yaratmaları, sendikal bir tutum olmaktan çok siyasal-ideolojik bir tutum olarak karşımıza çıkıyor.
Uzun süredir işçi sınıfının en yakıcı gündemini düşük ücretler ve eriyen maaşlar, vergi adaletsizliği, sendikal örgütlenmeye yönelik baskılar oluşturuyor. Ancak konfederasyon yönetimleri, işçi ve emekçilerin birlik ve dayanışmasını ülkenin her yerinde alanlarda göstermek yerine, hükümete ve sisteme yönelik tepkileri coğrafi olarak ülkenin dört bir yanına dağıtarak etkisiz hâle getirmeye çalışıyor. Bu durum, işçinin öfkesini sadece kendi üyeleriyle sınırlı miting alanlarında, sistemin çizdiği sınırlar içinde eritmek anlamına geliyor.
Gerçek bir 1 Mayıs iradesi, kutlamayı takvimdeki tek bir güne sığdıran “yasak savma” tarzındaki ritüelleri reddetmekle başlar. 1 Mayıs, bu nedenle tek bir günün değil, tüm bir haftanın örgütlenme ve mücadele seferberliği olarak ele alınmalıdır.
Sınıfın birliği; fabrikalarda, sanayi sitelerinde, atölyelerde, okullarda, hastanelerde ve diğer işyerlerinde, şantiyelerde yapılacak 1 Mayıs gündemli yerel etkinliklerle ve işyeri bazlı tartışma ve eylemlerle örülmelidir.
1 Mayıs’a kadar haftanın her günü işyerlerinde yükselen bu ses, 1 Mayıs günü meydanlara aktığında sadece bir kalabalık değil, bilinçli ve birleşik bir güç olarak kendini gösterecektir. Fabrikalarda ve işyerlerindeki yerel etkinlikler, sendikal bürokrasinin ayrıştırıcı ve pasifize edici barikatlarını etkisiz hâle getirecek yegâne kuvvettir.
1 Mayıs’ın adına ruhunu veren “birlik, mücadele ve dayanışma” fikrine aykırı her türlü ayrıştırıcı tutum, kimden gelirse gelsin mahkûm edilmelidir. Sınıf kardeşliğini dar grup çıkarlarına, ideolojik körlüklere veya sendikal koltuk hesaplarına kurban eden yaklaşımların, aynı zamanda işçinin emeğini sermaye karşısında savunmasız bıraktığı açıktır.
2026 yılı, bu sekter zincirlerin kırıldığı ve sınıfın ortak talepleri etrafında azami bir birleşme çabasının gösterildiği bir yıl olmak zorundadır. Türkiye’deki mevcut sendikal pratik, patronları ve hükümeti rahatsız etmeyen “makul sendikalar” ile sınıfın öz çıkarlarını savunan “gerçek sendikalar” arasındaki ayrımı hiç olmadığı kadar netleştirmiştir.
1 Mayıs’ı coğrafi olarak bölerek sınıfsal öfkeyi sınıf dışı söylem ve ritüeller üzerinden yeniden üretmeye çalışan malum yapılar karşısına; birleşik, yaygın ve kitlesel bir 1 Mayıs talebinde ısrarcı olunmalıdır.
1 Mayıs; her fabrikada ve her meydanda işçinin taleplerinin sistem dışı bir itiraza evrildiği, aynı zamanda örgütlenmeyi ve mücadeleyi yükseltme haftası olarak ele alındığında gerçek kimliğine kavuşacaktır.
Bugünün asıl görevi, mevcut parçalı tabloyu reddederek sınıfın birlik, dayanışma ve mücadelesini her yerde yeniden inşa etmektir.




