Uğur Kutay
Susan genç bir kadın, bekar bir anne. Oğlu Darren’ın bir okul saldırısında öldüğünü öğrenmenin acısını yaşıyor. Aynı saldırıda çocuğu ölen başka ebeveynler de var ama hiç de o kadar üzgün görünmüyor, bu onlar için sanki her hafta yaşadıkları sıradan bir olaymış gibi davranıyorlar.
Susan nedenini öğreniyor: Hükümet destekli bir klonlama programıyla, okul saldırısında ölen çocukların klonları üretiliyor. İşte o üzülmeyen ebeveynler, Amerikan okullarında neredeyse müfredatın bir parçası haline gelmiş olan okul saldırılarında çocuklarının kim bilir kaçıncı klonu öldüğü için üzgün değiller. Teknoloji merkezine gidip sipariş verecekler, çocuklarının modifiye edilmiş yeni versiyonuyla eve dönecekler.
Good Luck, Have Fun, Don’t Die (İyi Şanslar, İyi Eğlenceler, Sakın Ölme, 2025) adlı bilimkurgu-komedi filminde anlatılan öykülerden biri böyle gelişiyor işte.
∗∗∗
Böyle korkunç bir olayın mizahi yanı yok elbette; bu tipik bir “İzahı olmayan şeyin mizahı olur!” durumu.
Dünyada en çok okul saldırısı yaşanan ülke ABD. Aileler, eğitimciler, hepsinden çok da çocuklar, bu akıldışı şiddetin kurbanı olma korkusuyla yaşamaya çalışıyorlar.
ABD’de nereden baksanız 30 yıldır herkes bu konuyu tartışıyor, kendince çözüm yolları arıyor. Ama bu acayip şiddet sarmalının nedenleri net biçimde belirlenemediği için, kimse nasıl önleneceğini bilmiyor. Amerika, toplumsal düşünme yeteneğini ne yazık ki nüfusun büyük bölümünde çoktan yitirdiği için, ekonomi-politiğin etkilerini ve paylaşım eşitsizliğini, sağcı iktidarlar eliyle eğitim sistemine ‘pompalanan’ dinselleşme/irrasyonelleşme eğilimlerini, polis şiddetini, bunlarla bağlantılı olarak yükselen ırkçılığı ve zorbalık kültürünü konuşup çözüm aramak yerine, okul girişlerine x-ray tarama sistemleri, her okula polis veya özel güvenlik gücü koruması gibi polisiye tedbirlere kafa yoruyor.
Pek çok okulun programında, tıpkı yangın tatbikatı veya ‘deprem anında yapılması gerekenler’ gibi, ‘olası bir silahlı saldırıda yapılacaklar’la ilgili bir ders de bulunuyor. Ülkede birçok okul, böyle bir saldırı anında çocukların sığınacağı kurşun geçirmez bölmeler inşa etmek için yöntem ve kaynak arayışına girmiş durumda…
Böyle bir ortamda, anlatı dünyasındaki seçenekler de sınırlı: Olayın şok ve dehşetini hissedebilelim diye bizi soğukkanlı bir tavırla saldırı gününe fırlatan öyküler -Elephant/Fil (2003) bunların başında gelir-, okul saldırılarının geride kalanlar, özellikle çocuklar üzerinde yarattığı travmayı anlatan filmler –örneğin The Fallout (2021)-, ölen çocukların yasını tutan hüzünlü çalışmalar -Netflix’in sunduğu kısa metrajlı belgesel All the Empty Rooms/Boş Kalan Odalar’da (2025) olduğu gibi- ya da, izahı yapılamayan bu korkunç şiddeti farklı biçimde anlatan …
∗∗∗
Okul saldırıları konusundaki sinematografik arayışların hiçbiri, Michael Moore’un muhteşem belgeseli Bowling for Columbine/Benim Cici Silahım’ı (2002) aşabilmiş değil.
1999’da yaşanan Columbine Lisesi katliamını odağa yerleştiren Bowling for Columbine, ergenlik çağındaki çocukların uyguladığı şiddetin ‘toplumsal olan’dan ayrı ele alınamayacağını, bu şiddet patlamasında bireysel silahlanmanın etkileri kadar adaletsizliğin, devlet eliyle hem ülke içinde hem de uluslararası düzeyde uygulanan şiddetin, iktidarların yarattığı güvensizlik duygusunun da rolünü sorguluyor.
Örneğin Moore, Columbine Lisesi’nde okuyan çocukların pek çoğunun ebeveynlerinin de çalıştığı, dünyanın en büyük silah üreticisi olan Lockheed Martin’in Littleton tesisinde yöneticiye şunu soruyor: “Yani size göre, çocuklar şöyle demezler mi: ‘Babam da her gün fabrikaya gidiyor ve füze imal ediyor. Bu kitle imha silahlarıyla Columbine Lisesi’ndeki katliam arasında ne gibi bir fark var ki?!’’
Aradaki diyalektik bağlantıyı göremeyen yönetici, saf saf şöyle diyor: “Ben özellikle aralarında bir bağlantı olduğuna inanmıyorum. Çünkü bahsettiğiniz füzeler bize karşı kötü niyet besleyenleri caydırmak için ve savunma amacıyla üretiliyor. Sırf birilerine kızdık diye öfkeye kapılıp onların üstüne bomba yağdırıp füzeler atamayız.”
Adamın bu sözleri üzerine Michael Moore, Louis Armstrong’un What a Wonderful World (Ne Güzel Dünya) adlı şarkısı eşliğinde ABD yakın tarihinin bir dökümünü veriyor: 1953-İran’da Musaddık’ın devrilmesi, 1954-Guatemala hükümetinin devrilmesi (200 bin kişi), 1963/1975-Vietnam’da Diem’in devrilmesi ve Vietnam Savaşı (4 milyon kişi), 1973-Şili’de Allende hükümetinin devrilmesi (5 bin kişi) ve liste uzadıkça uzuyor, uzadıkça uzuyor.
∗∗∗
Türkiye’de yaşanan okul saldırılarını açıklama çabaları başladı şimdi. Şiddeti meşrulaştıran bilgisayar oyunları ve TV dizileri, akran zorbalığı, aile içi sorunlar, teknoloji bağımlılığıyla yayılan izolasyon ve yalnızlaşma ve daha pek çok olasılık…
Biz de ölen çocuklarımızı klonlamakla ilgili anlatılar kurgulamayacaksak eğer, örneğin bizzat devlet baba tarafından öldürülen çocukları da konuşacak mıyız? 14 yaşında hayattan koparılan Berkin çocuk değil militan olduğunu söyleyen vicdan yoksunlarını? Her etkinliğe yasak ve polis yağdıranları? Eğitim sistemini çocukların ‘gelecek kurma hayalleri’nden koparan, ‘gelecek’ ve ‘hayal’ kavramlarını paramparça eden iktidar politikalarını?




