İhsan Çaralan
Bugün Dünya Barış Günü!
Hitler ordularının 1939’da Polonya’yı işgal etmek için saldırdığı gün olan 1 Eylül, pek çok ülkede uzun yıllardır barış talebinin yükseltildiği ve barış mücadelesinin muhasebe günü olarak değerlendiriliyor.
Ne var ki her 1 Eylül günü geriye doğru baktığımızda, bir önceki yıla göre barışa, barış mücadelesine daha çok ihtiyaç duyulduğuna dikkat çekildiği bir dönemden geçtiğimizi görüyoruz. Emperyalist güç odaklarının yönettiği bir dünyada başka türlüsü de olamazdı!
Bu yılın 20 Ocak’ında batı emperyalizminin baş patronu ABD’de başkanlık koltuğuna Donald Trump’ın oturtulmasıyla dünyanın önceki yıllara göre daha güvensiz hale geldiği tartışılmaktadır.
Evet, Trump’ın 2012-2016 arasındaki birinci döneminde biraz çılgın, biraz ağzına geleni söyleyen, biraz hatta fazlaca dengesiz bir kişiyi belki kıl payı farkla başkan seçmişlerdi! Ama bu ikinci döneminde Trump; ABD büyük sermayesi ve uluslararası tekeller onun bu çılgınlık ya da dengesizlik gibi görünen tutumunu bilerek, isteyerek Temsilciler Meclisi ve Senato çoğunluğunu da vererek onu başkanlık koltuğuna oturtmuşlardır. Nitekim Trump da sermayeden aldığı bu güçle Kanada’yı ABD’nin 51’inci eyaleti, Grönland’ı ABD’nin olması gerektiğini açıkça ilan ederek Panama Kanalı’nın ABD’nin mülkiyetine geçmesini, Meksika Körfezi’nin adının ABD Körfezi olması gerektiğini, Gazze kentini Doğu Akdeniz’in eğlence kenti yaparak oradaki Filistinlilerin başka ülkelere sürülmesi gerektiğini, İran’ın nükleer araştırma merkezlerinin bizzat ABD savaş uçakları tarafından bombalanmasını sağlamaya kadar çeşitli iddia ve girişimleri pervasız biçimde gündeme getirdi. Tabii, Rusya-Ukrayna savaşını bir günde bitireceğini, İsrail’in saldırılarını hemen durdurabileceğini de iddia etti.
Trump’ın bu tutumuna karşın çeşitli ülkelerin popülist ve faşist liderleri ve kimi odaklar 2025 Nobel Barış Ödülü’nün Trump’a verilmesini istemektedirler. Yok artık demeyin! 1978’de Menahem Begin ve Enver Sedat’a Nobel Barış Ödülü verildiğine göre Trump’a da verilmesine olmaz denilmez!
Barış mücadelesi emperyalist ve gerici iktidarların değil, halkların mücadelesidir!
Yılın Nobel Barış Ödülü Trump’a verilir mi bilmek zor ama dünyanın da siyasi iklimi Trump gibi bir kişiliğin, hele de aynı zamanda emperyalist piramidin en tepesindeki ülkenin başkanının adının Nobel Barış Ödülü’yle anılması barış mücadelesinin önemini açıkça göstermektedir.
Evet, Trump’ın ABD başkanı olması barış düşmanı güçleri heyecanlandırdı! Ama aynı zamanda artık yıllara varan Rusya-Ukrayna savaşına, ama daha çok da soykırıma varan ve iki yıla yaklaşan İsrail’in Filistinlilere yönelik vahşi savaşına karşı halklar Londra’dan Los Angeles’a, Paris’ten Tel Aviv’e pek çok merkezde on binler, yüz binlerle alanları doldurarak “Savaşa hayır”, “Hemen barış”, “Derhal ateşkes” çağrıları yaptılar. Kendi hükümetlerinin bu savaşı destekleyen tutumlarını lanetlediler. Bugün de tutumlarını ısrarla sürdürüyorlar.
Bu mücadeleler İngiltere, Almanya, Fransa gibi başlıca Avrupa ülkelerinde de iktidarların İsrail’e yönelik desteklerinde geri adım attırırken Hollanda’da İsrail’e karşı daha etkin kararlar alınmadığı için hükümet istifa etti!
Trump bölgeyi dizayn etme karargâhını Ankara’ya taşıdı!
Ülkemiz son yıllarda kuzeyinde Rusya-Ukrayna savaşı, güneyinde ise İsrail’in bölgeyi yeniden dizayn etmek üzere Filistinlilere yönelik sürdürdüğü İsrail-Filistin savaşı gibi görünen savaşa coğrafi olarak da komşu olan bölgedeki barış mücadelesi bakımından son derece önemli bir ülke olageldi.
Nitekim Trump, yakın dostu ve milyarder Tom Barrack’ı Türkiye büyükelçisi atamanın yanında onu aynı zamanda Ortadoğu Özel Temsilcisi de atayarak tabiri caizse bölgeyi dizayn etme karargâhını Ankara’ya taşıdı! Nitekim Barrack, Ankara’dan çok bölge ülkelerinde dolaşıyor. ABD-Türkiye ilişkilerinden çok bölge ülkelerini dolaşıyor. Tıpkı Trump gibi bölge ile ilgili birbiriyle çelişen açıklamalar yapsa da kurmak istedikleri düzen hakkında konuşuyor. Bunu yaparken bölge ülkelerinin iç işlerine karışmaktan çekinmiyor. Türkiye için bile “Osmanlı’nın ümmet düzeni sizin için en iyisi” olduğunu söyleyecek kadar ileri gitmekten çekinmiyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Trump’ın ikinci kez seçilmesini kutlayan ülke temsilcilerinin ilk sıralarında yer aldı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, başına “dostum” sıfatını eklemeden Trump’ın adını ağzına almıyor. Filistin’e yönelik İsrail vahşetinin arkasındaki en radikal destekçisi ABD olmasına karşın Erdoğan ve diğer yetkililer, Netanyahu’ya çok ağır sözler kullandıkları halde ABD ve Trump’a yönelik tek bir eleştiri yöneltmiş bile değil.
Gerçek bir barış isteyenler terörist ve bölücüler olarak suçlandı!
Trump da bölgeyi çekip çevirme görevini Türkiye-İsrail-Suudi Arabistan üçlüsüne bırakmayı amaçladığını saklamıyor. Ama burada Netanyahu’nun, Türkiye’nin Suriye politikasından dolayı Türkiye ile ilgili endişeleri henüz giderebilmiş değil!
Kısacası Dünya Barış Günü etrafında bir tartışma olarak ele alındığında şu açıkça görülmektedir ki dünyada, özellikle de bölgede barış mücadelesini elbette ki bölgeye müdahale eden emperyalistlere ve onların iş birlikçisi güçlere karşı mücadele olmadan gerçek bir barış ve barış mücadelesinden söz edilemez.
Dolayısıyla barış mücadelesi sadece emperyalistlere ve dış düşmanlara karşı bir mücadele değil, halkların kendi ülkelerinin iktidarlarına karşı da bir mücadeledir.
Burada yukarıda sözünü ettiğimiz batılı ülke halkları, Filistinlilere yönelik İsrail saldırısına karşı İsrail’i protesto ederken kendi hükümetlerinin İsrail’e destek vermeleri ya da İsrail’in katliamlarına sessiz kalmalarına karşı çıktılar. Hükümetlerinin İsrail politikasını değiştirmesini az çok da olsa sağlamayı başardılar.
Burada İsrail halkı, Siyonist hükümete karşı savaşın ilk günlerinden beri Netanyahu ve hükümetini savaş suçlusu olarak göstererek Netanyahu Hükümeti’ni ateşkese çağırdı ve istifa etmesini istedi! İsrail halkı bütün dünyanın barış mücadelecilerine örnek tutum gösterdi. Bu tutumunu bugün de sürdürüyor.
Türkiye’de ise iktidarlar ve sermaye partileri retorik olarak barış üzerine çok laf ettiler, ediyorlar da ama halklarının barış taleplerini, barış talebi etrafındaki halkların mücadelesini hep tehlikeli buldular, barıştan söz edenleri, barışla halkların mücadelesi arasında bağ kuranları bölücülükle, teröristlikle suçladılar.
Öte yandan Cumhur İttifakı ve Bahçeli’nin girişimleri üzerinden “Terörsüz Türkiye” adı verildiği girişimle, “iç cepheyi güçlendirme” iddiasıyla “Kürt sorunu yoktur” iddiaları eşliğinde bir Meclis komisyonu kuruldu. Sonuç itibarıyla eğer MHP ve AKP tarafından yıkılmazsa, Kürt sorununun barışçıl çözümünün konuşulması zorunlu olacak olan bu komisyon adına barış sözcüğünü koymamayı ilkesel bir sorunmuş gibi göstererek MHP ve AKP “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” gibi ad koydular!
Barış mücadelesi, dünyanın en eski, insanların ortak yaşama özlemi duymaya başladıkları ilk çağlardan beri süren bir mücadeledir. Bugün de işçi sınıfı ve halkların barış içinde bir dünya isteğinin ifadesi olarak barış mücadelesi giderek daha çok ihtiyacını duyduğumuz bir mücadele oldu.
Kapitalist emperyalist sistem sürdükçe savaşsız, barış içinde bir dünya mücadelesinin önemli bir bileşeni olarak barış mücadelesi daha çok ihtiyaç duyduğumuz bir mücadele olmaya devam edecektir.




