Mehmet Özyazanlar
Kulüp yönetimi olarak derbiden önce, Galatasaray’ı yenerek şampiyonluk mücadelesinde şansınızın güçleneceğine inanıyorsunuz. Demek ki takımı bu aşamaya getiren ve şampiyonluk inancınızın sürmesini sağlayan teknik direktörünüzle ilgili bir sorununuz yok. Ama derbide yenilince teknik direktörünüzle yollarınızı ayırıyorsunuz…
Maç öncesinden maç sonrasına kadar geçen kısacık zamanda teknik direktörün kaderi tamamen değişiyor. Meğerse teknik direktörün geleceği sadece bu maça bağlıymış.
Oysa derbinin kazanılması ya da berabere bitmesi halinde Tedesco’nun sözleşmesinin uzatılması konuşuluyordu.
Tek bir maçın sonucuna bakarak böylesi bir karar vermenin getirisini anlamak zor. Bir de Galatasaray karşısında Süper Lig’de sezonun ikinci yenilgisi alınmışken. Üstelik de elindeki, çoğu vasat seviyeyi geçmeyen oyunculardan oluşan kadroyu gayet verimli kullanma başarısı göstermişken.
Fenerbahçe orta sahasının gücüyle yol alan bir takım. Sahaya topla ilgilenmek için değil rakip oyuncuları sakatlamak amacıyla çıkmış gibi izlenim veren Skriniar ve Oosterwolde gibi savunmacılar ve Cherif, Nene gibi deneyimsiz, Kerem gibi savruk hücumcularla zirve yarışının içinde kalmaları başarı sayılmalı…
Tedesco, uzun vadede gelişim gösterme potansiyeli taşıyan, ülke ortamını, kulübü, oyuncuları tanıdıkça hem kendisinin hem de takımının verimini yükseltebilecek özelliklere sahip bir teknik direktör. Oyuna bakışı, oyunu yorumlayışı, oyunla ilgili değerlendirmeleri, hem oyun kültürü, hem de teknik açıdan herkese katkı yapacak nitelikte. İlk geldiği günden bu yana, gerek konuşmalarıyla, gerekse sergilediği tavırla insan ve teknik direktör olarak kalitesini ortaya koydu.
Ama gerilimden beslenen medya için, farklı bir spor kültürünü/felsefesini özümsemiş ve konuşmalarında, tutumlarında bu kültürün/felsefenin gerekleri doğrultusunda hareket eden, rakiplerine saygıyı elden bırakmayan, hakem bahanesine sığınmayan, kışkırtıcı açıklamalar yapmayan, mantıklı konuşmaktan ve soğukkanlı kalmaktan taviz vermeyen Tedesco hiç cazip bir teknik direktör değildi.
Reytingi, tirajı, tıklama sayısını yükseltebilmeleri için onlara sansasyon yaratmayı seven, polemikçi, kışkırtıcı teknik direktörler lazım.
Yönetimler, uzun vadeli perspektifle hareket etmenin ve bu yolla sağlanabilecek gelişimin önemini bir türlü kavrayamıyor. Bunun sonucunda da teknik direktör arayışları bitmiyor…
Gelelim derbiye… Herkes skora göre yorum yapıyor ve Galatasaray’a abartılı övgüler düzüyor. Ancak bu yöndeki yorumlar ve değerlendirmeler gerçeği yansıtmıyor.
Fenerbahçe 10 kişi kalana kadar oyun, iki takımın da ciddi gol pozisyonu yaratamadığı bir orta saha mücadelesi şeklinde geçti. Ederson kırmızı kart gördükten sonra Galatasaray topa daha çok sahip olmaya başlayarak oyunun kontrolünü eline geçirdi ancak bu dakikalarda maçın en net iki gol pozisyonunu Fenerbahçe yakaladı… Galatasaray’ın en büyük kozu presti. Sarı-kırmızılı ekibin Sane dışındaki 9 oyuncusu da güçlü pres yapabilecek kapasiteye sahipti. Ön alan baskısıyla, hem Fenerbahçe’nin geriden oyun kurmasının, hem de orta sahadan Nene, Sidiki Cherif ve Kerem’e atılacak pasların engellenmesi amaçlanmıştı. Sarı-kırmızılı ekip maçın genelinde bunu iyi yaptı, yapamadığı iki anda ise kalesinde iki büyük tehlike yaşadı. Birisi penaltıyla sonuçlandı, diğerinde ise Cherif, Uğurcan ile karşı karşıya kaldığı pozisyonda topu dışarıya gönderdi…
Futbolda presin iki amacı vardır. İlki, rakibin geriden oyun kurmasına izin vermemektir. Diğeri ise presle kapılan toplarla, rakibin dengesiz yakalanmasından yararlanarak gol pozisyonu üretmektir. Galatasaray işin, rakibine oyun kurdurmama kısmını iyi yapıyor ancak kapılan topları etkili hücum varyasyonlarına dönüştürüp gol pozisyonu üretme kısmında zayıf kalıyor. Bu sıkıntılı durum özellikle Osimhen’in olmadığı maçlarda çok daha belirgin biçimde göze çarpıyor.
Rakipten presle top kapabilme gücünün yanında, topa sahipken hücumu çeşitlendirip gol pozisyonu üretme sayısını da çoğaltabilirse Galatasaray’ın oyun seviyesi çok daha yukarıya çıkacaktır.




