Deniz İpek
İş cinayetlerinden sonra aynı cümleyi duymaya alıştık: “Gerekli önlemler alınmıştı.” Bu cümlenin altı doldurulduğunda karşımıza çoğu zaman aynı tablo çıkıyor: eğitim verilmiş, imza alınmış, kişisel koruyucu donanım dağıtılmış. Kağıt üzerinde her şey tamam. Peki o zaman neden işçiler ölmeye devam ediyor? Çünkü mesele, çoğu zaman anlatıldığı gibi “işçinin hata yapması” değil. Mesele, riskin üretim sürecinin neresinde durduğuyla ilgili.
Kağıt üzerindeki hiyerarşi, sahadaki ters yüz oluş
Türkiye’de yürürlükte olan 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu açık: Önce riski ortadan kaldır, bu mümkün değilse azalt, en son aşamada kişisel koruyucu kullan. Yani kask, kemer, maske en başvurulacak değil, en son başvurulacak önlem. Ama sahaya baktığımızda bunun tam tersini görüyoruz.
İnşaat sahasında gerçek tablo
İnşaat bunun en çıplak örneği. Yüksekten düşme riski varsa yapılması gereken bellidir: işi mümkünse yerde çözmek, değilse sağlam bir iskele, korkuluk ve güvenli çalışma platformu kurmak. Ama çoğu şantiyede bunlar ya eksik ya da göstermelik. Buna karşılık işçiye bir emniyet kemeri verilir. Eğitim de verilmiştir, imza da alınmıştır. Artık sorumluluk kağıt üzerinde tamamdır.
Tercih edilen “ucuz ve hızlı çözüm”
Oysa işçi o kemeri nereye bağlayacaktır? Bağlayacak hat yoksa, varsa da iş akışını yavaşlatıyorsa ne olacaktır? İşte tam bu noktada risk ortadan kaldırılmamış, sadece işçinin sırtına yüklenmiştir. Bu bir ihmal değil, bir tercih biçimidir. Çünkü üretim süreci baştan güvenli olacak şekilde kurulduğunda maliyet artar, süre uzar. Oysa KKD ucuzdur, hızlıdır ve en önemlisi raporlanabilirdir. “Önlem aldık” demek kolaylaşır.
Uluslararası çerçeve ve sahadaki karşılığı
Uluslararası raporlar, projeler, eğitimler de çoğu zaman bu kolay ölçülebilir alanlara odaklanır. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) standartları riskin kaynağında yok edilmesini söyler; ama sahaya yansıyan ve sendikaları fonladıkları çoğu uygulama “farkındalık artırma” ve “ekipman temini” başlığında kalır. Çünkü bunlar hızlı sonuç üretir, kolay raporlanır.
Normalleşen risk
Böylece garip bir normalleşme oluşur: Risk üretim sürecinin içinde kalmaya devam eder, ama onunla baş etme görevi işçiye verilir. İşçi kemer takarsa “kurallara uydu”, takmazsa “ihlal etti” olur. Oysa asıl soru çoğu zaman sorulmaz: O risk neden hâlâ orada?
İşçi sağlığı bir güç meselesidir
İşçi sağlığı bu yüzden teknik bir başlık değildir sadece. Aynı zamanda bir güç meselesidir. İşçinin sürece ne kadar dahil olduğu, üretim kararlarını kimlerin verdiği, denetimin ne kadar bağımsız olduğu belirleyicidir. İşçinin söz hakkının zayıf olduğu, denetimin kağıt üzerinde kaldığı yerlerde risk kontrol hiyerarşisi tersine döner. En son önlem en başa geçer.
KKD’nin sınırları
Kişisel koruyucu donanım sadece olağanüstü ve geçici durumlarda montaj ve demontaj gibi üretimin geçiş aşamalarında ve kısa süreli işlerde kullanılması için üretilmiştir. Ama merkezine KKD’yi koyan bir yaklaşım, riski ortadan kaldırmayı değil onunla işçiyi başbaşa bırakmayı kabul eder. Bu da “önlem almak” ile “sorumluluğu devretmek” arasındaki çizgiyi bulanıklaştırır.
Mücadele yalnızca hukuki değildir
Bu yüzden işçi sağlığı mücadelesini yalnızca mevzuatın uygulanmasına indirgemek yetmez. Hak arama yolları, sendikal örgütlenme ve işyerindeki fiili müdahale imkânları birlikte güçlenmediği sürece kağıt üzerindeki haklar sahaya yansımaz. Gerçek bir değişim, işçilerin üretim sürecine dair söz ve karar hakkını genişlettiği ölçüde mümkün olur.
Asıl mesele üretimin örgütlenmesi
Çünkü nihayetinde mesele tek tek önlemlerden ibaret değildir; üretimin nasıl, kimin için ve hangi önceliklerle örgütlendiğiyle ilgilidir. İnsan hayatının maliyet kalemi olmaktan çıktığı, güvenliğin üretimin dışına eklenen bir unsur değil onun asli parçası haline geldiği bir düzen kurulmadıkça, aynı cümleyi duymaya devam edeceğiz: “Gerekli önlemler alınmıştı.”




