Fatih Polat
Türkiye’de iktidarın ve medyasının başarı hikayesi olarak sunduğu Halep harekatı ve Kürtlerin Fırat’ın doğusuna sürülmesi, tarihsel bir bağlama dayanıyor.
İngiliz ve Fransız diplomatlar Mark Sykes ve François Georges-Picot’un adıyla anılan 1916 yılında Birleşik Krallık ve Fransa arasında imzalanan, Rusya ve İtalya tarafından onaylanan Sykes-Picot Antlaşması, Kürtleri “ülkesi ve milletiyle” dörde bölerken, her parçada bir Kürt meselesine de kapı açıyordu. Bu statüko 100 yıl sonra çözülürken, Türkiye’de bazı kurumların bu gidişata dair önden pozisyon aldığını gördük.
6 Ocak 2007 tarihinde Milli İstihbarat Teşkilatının 80. kuruluş yıl dönümünde yayımlanan MİT bildirisi, Türkiye’nin artık Misakımilli ile belirlenen sınırlar ile yetinemeyeceği ve Ortadoğu, Doğu Akdeniz, Karadeniz, Kafkasya ve Afrika’ya uzanan proaktif bir dış politikayı benimsemesi gerektiğini savunuyordu: “Son derece kaygan bir zemin üzerine oturmuş uluslararası ortamda Türkiye, bir yandan yakın zamana kadar değişik çap ve karakterde savaşların yer aldığı ve halen potansiyel çatışma tehditlerinin bulunduğu Balkanlar, diğer yandan, birçok bakımdan sürtüşmelere sahne olan ve çeşitli istikrarsızlık potansiyelleri taşıyan Kafkaslar ile, yaklaşık 40 yıldır fiili çatışmalar ve terörist faaliyetlerle yoğrulmuş Ortadoğu’nun arasında bir iç hat pozisyonuna sahip halde bulunmaktadır. Ayrıca bu pozisyon, kademeli olarak Orta Asya’ya açılan alanlarla da bağlantılıdır.”
Yeni Türkiye’nin jeostratejisi de bildiride şöyle tanımlanıyordu; “Bu üç bölgenin (Balkanlar, Ortadoğu, Kafkasya) ve Orta Asya’nın, birçok bakımdan küresel politikaların ve ‘rol’ savaşlarının belirli açılardan yoğunlaştığı alanları oluşturduğu da bir gerçektir. Dolayısıyla, yeni sorun ve tehditler doğrultusunda 21. yüzyılda doğuya doğru genişleyen dinamik bir alan söz konusu olmakta ve bu durum, Türkiye’nin gittikçe genişleyen bir alanda merkezi pozisyon kazandığını/kazanacağını göstermektedir. Bu süreç içinde Türkiye gerek stratejik gerekse jeopolitik önemi nedeniyle, kendisini hiçbir zaman olayların akışına bırakma ya da ‘Bekle-gör-tavır al’ taktiği ile sınırlama lüksüne sahip değildir.”
2009’da MİT müsteşar yardımcılığına atanan, 2010’da MİT müsteşarı olan, ardından Dışişleri Bakanlığı görevine getirilen Hakan Fidan’ın söylem ve pratikleri, bu stratejik hedeflerle bağlantılıdır. Türkiye’nin istihbaratı, askeri birimleri ve sermayesinin son yirmi yıllık serüvenini okurken bu hedefler göz ardı edilmemeli. Örneğin Afrika’nın doğu ucundaki Somali’de, Türkiye’nin en büyük denizaşırı askeri üssü bulunuyor. Türkiye’nin Somali’ye ihracatı 2016 yılı öncesi 100 milyon USD’nin altında iken, 2021 yılında 355 milyon USD’ye yükseldi.
Türkiye’nin Suriye sahasındaki yayılımı da aynı hedeflerle bağlantılıdır. Eski sınırların buharlaştığı yeni dönemde Ankara, “terörle mücadele” stratejisini Suriye sahasında kendi varlığını genişleten bir manivela olarak kullanırken, bu yöntem, tersten kendisine karşı sonuçlar da doğuruyor. Ankara’da hakim olan iradenin, ‘Kürt anasını görmesin’ anlayışı üzerine kurulduğunu yeni bedellerle deneyimleyen Kürtler, küresel ve bölgesel güçlerle ilişkiler ekseninde çareler aramaya yöneliyor. Ayrıca, Türkiye’nin kendi varlıklarını tasfiye etmeye yönelmesi karşısında dört parça Kürt coğrafyası birlik tavrı gösterirken, ardından Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi temsilcileriyle SDG Komutanı Mazlum Abdi ve Rojava Özerk Yönetimi Dış İlişkiler Eş Başkanı İlham Ahmed, Erbil’de, Ankara’daki temaslardan dönen ABD Temsilcisi Tom Barrack ve beraberinde ABD heyetiyle bir araya geldi. Birlikte verilen fotoğrafın da bir mesaj içerdiği açık. Aynı gün Kürdistan Bölgesi Başkanı Neçirvan Barzani Erbil’de SDG Komutanı Mazlum Abdi ve ENKS Başkanı Muhammed İsmail ile bir araya geldi.
Böylesi bir kuşatma anında, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetiminin desteğini yanında görmesi SDG’ye güç verirken, bu tablo, Suriye sahasında SDG kadar etkisi olmayan Barzani çizgisine de bir rol alanı açıyor.
Ancak, servis edilen görüntüde Suriye’den gelen Kürt temsilcilerle aynı safta görünen Barzani’nin aynı zamanda ABD ve Ankara’nın güçlü bir partneri olduğu unutulmamalı. Aynı şekilde bu güçler, PKK’nin Süleymaniye’deki silah imha töreninde de rol almıştı.
Barzani’nin, SDG’yi Şam yönetimine entegre olma konusunda daha fazla taviz vermeye ikna etmeye çalışması muhtemeldir. Ancak bu çizgi, Kürtlerin kazanımlarının anayasal garantiye kavuşmadığı bir çizgi de olmayacaktır.




