Yusuf Karadaş
ABD emperyalizmi ve Siyonist İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaş, Körfez ülkelerinden Lübnan’a kadar bölge ülkelerini ve İran’ın ‘vekil güçleri’ni çatışmaların içine çeken bir bölgesel savaşa dönüşüyor. Bu gelişmeler daha şimdiden yaşanan savaşın sonuçlarının İran ile sınırlı olmayacağını ortaya koyuyor. Bölgeye yayılan bu savaşla ilgili en çok tartışılan konulardan biri de önemli bir bölgesel güç olan Türkiye’nin pozisyonudur. İran’a yönelik saldırının başladığı gün ABD Başkanı Trump’ın telefonla görüştüğü birkaç liderden biri olan Erdoğan, savaşa dair ilk açıklamasında ABD ve İsrail’i kınarken İran’ın da Körfez ülkelerindeki ABD üslerini hedef almasını “kabul edilemez” ilan etmişti. İktidar ortağı Bahçeli de “kabul edilemez” dediği İran’a yönelik saldırıyı “ABD’nin Siyonizmin tahrikine gelmesi”ne bağlıyor. AKP Sözcüsü Ömer Çelik ve Dışişleri Bakanı Fidan’ın açıklamalarında “saldırıların son bulması” ve “müzakere masasına dönülmesi” çağrıları öne çıkıyor. Erdoğan, AKP Ankara il teşkilatının ‘İftar Programı’nda yaptığı konuşmada bir adım daha öteye giderek ve bir kez daha İsrail’i ima ederek “Kapalı kapılar ardında Türkiye’ye karşı tuzaklar kurulup sinsi hesaplar yapıldığını” söyleyerek 86 milyona iktidarın arkasında kenetlenme (iç cepheyi güçlendirme) çağrısını yaptı. İktidar medyası da “uzmanlar”ıyla Türkiye-İsrail savaşı senaryolarını tartışıyor.
Yaşanan gelişmeler ve yapılan açıklamalar üzerinden Türkiye’nin savaştaki pozisyonunu açıklığa kavuşturmak bakımından iki soruya yanıt vermek gerekiyor:
Birinci olarak; Türkiye, gerçekten savaşta ‘tarafsız’ bir politika mı izliyor?
İkincisi ve daha çok tartışılanı ise, Erdoğan’ın iddia ettiği gibi “kapalı kapılar ardında Türkiye’ye tuzaklar mı kuruluyor?”, başka bir deyişle İran’dan sonra sıra Türkiye’de mi?
Tartışmaya şu hatırlatmayı yaparak başlamak gerekiyor: Türkiye’deki Saray rejiminin İsrail üzerinden “bölgesel tehdit” algısı yeni değil. İsrail’in Gazze’deki savaş ve işgalle birlikte ‘direniş ekseni’ içindeki güçlere ciddi darbeler indirmesi-ki Suriye’deki rejim değişikliği ve bugün İran’ın doğrudan hedef haline gelmesinde bu gelişmelerin önemli bir rolü bulunuyor- sonrasında Erdoğan İsrail’in “Türkiye’nin topraklarında gözünün olduğu” açıklamasını yapmış; ortağı Bahçeli de bölgesel tehdidi işaret ederek Öcalan’a yaptığı çağrı ve Kürt silahlı güçlerinin Türkiye için bir tehdit olmaktan çıkartılması hedefi üzerinden son süreci başlatmıştı.
Suriye’deki rejim değişikliğinden sonra Türkiye ve İsrail arasındaki etki alanları mücadelesinde gerilim zaman zaman tırmanmış ve bu iki gücün çatışabileceği tartışmaları yapılmıştı. Bu gerilimin en önemli nedeni İsrail’in Dürzi ve Kürt sorunlarını da kullanarak geçici HTŞ (Heyet Tahrir eş Şam) yönetiminin zayıf kalmasını ve Suriye’de kendi kontrolünde bir geçiş sürecinin yaşanmasını, Erdoğan yönetiminin de HTŞ yönetimini destekleyerek Kürt güçlerini tasfiye etme ya da baskı altına alma hedefiyle hareket etmesiydi. Bu gerilim, ABD emperyalizminin devreye girmesiyle ve kendi politik ekseninde yer alan bu iki gücü ‘dengeleyen’ bir çözüm bulmasıyla bir işbirliğine dönüşmüştü: HTŞ yönetimi ABD ve İsrail’in istemlerini yerine getirdiği oranda SDG’nin (Suriye Demokratik Güçleri) ve Kürt özerk yönetiminin gücünün sınırlanması politikasına alan açıldı. Bu nedenle bir yandan Erdoğan, İsrail tehdidinden söz ediyor ama öte yandan Dışişleri Bakanı Fidan, HTŞ yönetiminin ‘IŞİD ile Mücadele Koalisyonu’na katılmasından 6 Ocak’ta Paris’te İsrail ile ortak mutabakat anlaşması imzalamasına kadar her aşamada yer alıyor ve bu konuda HTŞ yönetimini teşvik edici bir rol oynuyordu. ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, “Türkiye ve İsrail savaşmayacak. Hazar Denizi’nden Akdeniz’e bir işbirliği göreceksiniz” diyerek bu tartışmalara son noktayı koyuyordu.
İran’a karşı savaşta oynadığı rol, İsrail’in bölgenin ABD’nin politik çıkarları temelinde yeniden dizayn edilmesinde yeniden öne çıkmasına yol açıyor. Bugün Türkiye’nin de belirleyici biçimde ABD’nin politik eksenine bağlanmış olması, bölgesel rakiplerinden İsrail’in giderek öne çıkmasından rahatsız olmadığı ve kaygı duymadığı anlamına gelmiyor. Dolayısıyla Erdoğan rejiminin “tarafsız” görünmesinde ve “arabuluculuk” rolüne soyunmasında da İran’a yönelik savaşın bölgedeki pozisyonu ve yayılmacı emelleri bakımından yarattığı risklerin belirleyici olduğunu söylemek gerekiyor.
Öncelikle Rojhilat’ta Kürt güçleri arasındaki işbirliği, Erdoğan yönetiminde İran’da Rojava’dakine benzer bir özerklik statüsünün ortaya çıkması konusunda ciddi kaygılara yol açıyor. ABD ve İsrail’in Kürtlerin İran’daki en örgütlü kesim olmasını fırsata çevirmek istemeleri bir sürpriz olmayacaktır-ki İran rejiminin Rojhilat’taki askeri merkezlerinin hedef alınması da bu yönlü bir arayışı işaret ediyor.
İkincisi de İran, 1979 İslam Devrimi öncesinde İsrail’in Ortadoğu’daki en önemli müttefiki idi. İran’daki olası rejim değişikliğinin Kafkasya-Hazar bölgesinden Ortadoğu’ya kadar Türkiye’nin jeopolitik pozisyonunun ABD ve batılı emperyalistler için bugünkü kadar önem taşımayacağı ve etki alanının da sınırlanacağı bir siyasi denklem yaratması hiç de düşük bir olasılık değildir.
Ayrıca Trump dönemiyle birlikte her ne kadar önemli oranda sınırlanmış olsa da siyasi dengelerin bu yönlü değişimi, saray rejiminin ABD ve batılı emperyalistler ile Rusya ve Çin arasındaki çelişkileri kullanma politikasını çok daha fazla daraltacaktır.
Bu riskler Erdoğan yönetiminin neden savaşın bitmesini ve masaya dönülmesini istediğini anlamaya/açıklamaya yetiyor. Ancak bu riskler üzerinden ABD emperyalizmi ile pazarlıklar yapılması, iddia edildiğinin aksine Erdoğan yönetiminin bu süreçte ‘tarafsız’ olduğu anlamına gelmiyor. Çünkü bugün Erdoğan yönetiminin “tarafsız” olduğunu söyleyebilmek için Türkiye’nin NATO’ya sadece “Sovyet tehdidi” nedeniyle değil, aynı zamanda ABD ve batılı emperyalistlerin Ortadoğu’yu kontrol altında tutma politikasının bir sonucu olarak alındığını unutmuş olmak gerekiyor. Bu politikanın yakın dönemdeki en somut örneği Malatya Kürecik Üssü’nün 2012’de NATO’nun füze kalkanı sistemi (erken uyarı radar sistemi) içinde aktif hale getirilmiş olmasıdır. Bu radar üssünün “İran kaynaklı balistik tehditleri izlemek” ve “İsrail’in füze savunma sistemine erken uyarı verisi sağlamak” amacıyla aktive edildiğini sağır sultan bile biliyor. Dolayısıyla bu üssün bugün İran’a karşı kullanılmadığını söyleyebilmek için Erdoğan’ın dostu Trump’a kafa tuttuğunu ve Türkiye’nin NATO içindeki görevlerini yapmayı reddettiğini iddia edebilmek gerekiyor. Ama gel gör ki Trump, her istediğini yaptığını söyleyerek Erdoğan’ı sık sık övüyor ve Erdoğan yönetimi de her fırsatta “NATO içindeki görevlerine bağlı” olduğunu söylüyor.
İran’ın Körfez ülkelerindeki ABD üslerini ve bu ülkelerin stratejik önemdeki enerji tesislerini hedef alırken Türkiye’yi karşısına almaması bu gerçeği bilmemesinden kaynaklanmıyor. İran, ekonomik can damarlarını hedef alarak Körfez ülkelerinin savaşın sona erdirilmesi konusundan ABD ve İsrail üzerinde baskı kurmasını amaçlarken İsrail ile rekabet halindeki Türkiye gibi önemli bir bölgesel gücü karşısına almamaya çalışıyor. Çünkü Türkiye’yi karşısına almak sadece savaşın olası risklerini çok daha büyük hale getirmeyecek aynı zamanda bu çelişkileri kullanma imkanını da ortadan kaldıracaktır-ki aynı şekilde nüfusunun yüzde 25’i Azeri olan İran, İsrail ile işbirliğine rağmen Azerbaycan’ı da hedef almıyor.
Burada “Sırada Türkiye mi var?” sorusunun yanıtı bakımından şu noktalara işaret etmek gerekiyor:
Birinci olarak, bu gelişmeleri Türkiye-İsrail rekabeti üzerinden okumak, yaşanan savaşı ve bölgesel yeniden dizayn politikasının merkezinde ABD emperyalizminin olduğu gerçeğini görmemek anlamına geliyor. Erdoğan ve Bahçeli, savaşı “İsrail’in ABD’yi tahrikine” bağlayarak Saray rejiminin ABD ve NATO’ya bağımlılık ilişkilerinin ve bu savaştaki rolünün üstünü örtmeye çalışıyorlar. Meseleyi İsrail tahrikine indirgemek, ABD emperyalizminin bu müdahale ile Ortadoğu’dan Hazar ve Orta Asya’ya kadar rakipleri Rusya ve Çin’i geriletmek ve kuşatmak istediği gerçeğini görünmez kılmaya çalışmaktan başka bir anlam taşımıyor. Bunun bir devamı olarak iktidar medyasının Türkiye-İsrail savaşı senaryolarını öne çıkartmaları ve yine her ne kadar iktidara karşıymış gibi görünseler de kimi ulusalcı ve milliyetçi çevrelerin “Sırada Türkiye’nin olduğu” propagandası da bu gerçeği karartmaya hizmet ediyor.
ABD emperyalizmi Ortadoğu’ya 2003’teki Irak müdahalesinden bu yana en büyük askeri yığınağı yapmışken bu karartma çabaları sebepsiz değildir. Çünkü bu savaşın asıl olarak ABD emperyalizminin merkezinde olduğu bir savaş olduğunun kabulü, Gazze’den Suriye’ye Erdoğan rejiminin ABD emperyalizmi ile işbirliği politikasının sorgulanmasını gerektiriyor. Bu gerçek ortadayken bugün bu savaşta tarafsız kalınabilmesi ancak Türkiye’deki ABD ve NATO üslerinin kapatılmasıyla mümkündür.
Sonuç olarak; “İsrail tehdidi” propagandası ve “iç cephenin güçlendirilmesi” söylemi üzerinden Saray rejimi, ABD emperyalizmiyle bağımlılık ilişkileri ile NATO içindeki pozisyonunu ve bu savaştaki rolünü gizlemeye çalışmakta ve halkı kendi gerici politikalarına yedeklemeyi amaçlamaktadır. Bu nedenle ülke halklarının ve her milliyetten işçi sınıfının bu savaşa karşı çıkmasının, İran ve bölge halkları ile dayanışmasının ve Türkiye’ye yönelik olası tehditleri bertaraf edebilmesinin yolu; her şeyden önce ülkedeki ABD ve NATO üslerinin kapatılması talebinin öne çıkartılmasından ve iktidarın bu iki yüzlü politikasına karşı mücadelenin yükseltilmesinden geçiyor.




