Son kitabınız Kurtuluşun Paradigması iddialı bir başlık taşıyor. Bu kitap aslında neyin paradigmasını kurmaya çalışıyor?
Modern dünyada insanlar dini , ideolojik ve ekonomik krizlerin ortasında yaşıyor ama çoğu kişi bu krizlerin aslında benzer köklerden geldiğini fark etmiyor. İnsanlığın krizi parçalı değildir; zihinsel bir paradigmanın krizidir. Kurtuluşun Paradigması bu nedenle sadece bir eleştiri kitabı değil, insanın inanç, ideoloji ve ekonomi anlayışını benzer çerçevede yeniden düşünmeye çağıran bir modeldir.
Günümüzde birçok düşünür mevcut sistemi eleştiriyor ama yerine güçlü bir alternatif koyamıyor. Sizce yeni bir düşünce modeli üretmek neden bu kadar zor?
Çünkü eleştiri yapmak kolaydır, ama paradigma kurmak zordur. Eleştiri mevcut sistemin hatalarını gösterebilir ancak yeni bir düşünce modeli üretmek insanın dünya görüşünü yeniden kurmayı gerektirir. Modern düşünce genelde eleştiri üretiyor ama bir model kurmaktan kaçınıyor. Bunun bir nedeni de risk almamak. Yeni bir paradigma ortaya koyduğunuzda sadece bir sistemi değil, insanların zihninde kabulleri de sorgulamış olursunuz. Bu yüzden birçok düşünür eleştiriyle yetinir, ama yeni bir düşünce çerçevesi kurmaya cesaret edemez. “Kurtuluşun Paradigması”nın iddiası ise bence tam olarak bu noktada ortaya çıkıyor yani sadece eleştirmek değil, insanın dünyayı nasıl anlaması gerektiği üzerine yeni bir düşünce zemini tartışmaya açmak.
Kitabınızın ilk bölümünde oldukça güçlü bir felsefi zemin kuruyorsunuz ve ardından Kur’an Müslümanlığına geçiyorsunuz. Felsefi düşünce ile Kur’an merkezli yaklaşımı birlikte ele almanızın özel bir nedeni var mı?
Evet. Çünkü Kur’an Müslümanlığı sadece bir inanç iddiası değildir aynı zamanda da insanın varlık ve bilgi sorunlarına verdiği cevaptır. Bu yüzden kitabın başında ontoloji ve epistemoloji gibi felsefi meseleleri ve deizm sorularını ele aldım. Modern düşüncede ortaya atılan her sorunun aslında Kur’an’da karşılığının bulunduğunu düşünüyorum. Kur’an Müslümanlığı açısından bakıldığında insanın varlık, bilgi, hakikat ve anlam arayışıyla ilgili sorularına ayetler üzerinden cevap verilebileceğini göstermek istedim. Bu nedenle kitapta felsefi sorular ile Kur’an’ın ortaya koyduğu perspektifi birlikte işlemeye çalıştım. Sonra ise gelenekçi yapıyı sorgulayıp , neden bu yapıyı reddettiğimi sistemlerindeki yanlışlarını detaylıca işleyerek anlatıp, insanları tek dini kaynak olan Kur’an’ a döndürmek istedim.
“Kurtuluşun Paradigması”nda ideoloji meselesini sadece teorik olarak tartışmıyorsunuz; aynı zamanda Türkiye’de ideolojilerin tarihsel gelişimine de değiniyorsunuz. Bunun yanında ekonomi bölümünde geçmişten örnekler vererek bazı çözüm yolları da öneriyorsunuz. Bu iki alanı birlikte ele almanızın özel bir nedeni var mı?
Evet. Çünkü ideolojiler sadece fikir dünyasında kalmaz ve toplumların ekonomi anlayışını da etkiler. Bu yüzden kitaplarımda önce ideolojilerin nasıl ortaya çıktığını ve özellikle Türkiye’de nasıl bir düşünce zemini oluşturduğunu ele aldım. Ardından ekonomi bölümünde yurtiçi ve yurtdışı olarak geçmişten bazı örnekler vererek ekonomik düzenlerin nasıl şekillendiğini ve bugün hangi sorunların ortaya çıktığını tartıştım. Amacım sadece eleştirmek değil, zamanda insanın ekonomi, adalet ve toplumsal düzen konusunda yeniden düşünmesi gerektiğini göstermek ve buna göre aksiyon almak. Bu yüzden kitapta da ikinci kitap gibi geçmişten hareketle bugüne bakıyor ve geleceğe dair bazı çözüm yollarını da tartışmaya açıyorum.
Bu kitap bir araştırma mı, manifesto mu?
Aslında ikisinin birleşimi. Sadece analiz yapmak istemedim çünkü bu tür kitaplar çoğu zaman raflarda kalır. Ama sadece sloganlar atan bir manifesto da yazmak istemedim. Bu yüzden kitap hem kuramsal hem de meydan okuyan bir metin oldu. Bir anlamda hem araştırma hem çağrı gibi.
Bazı okuyucular yazılarınızın yer yer sert eleştiriler içerdiğini söylüyor. Bu bilinçli bir tercih mi?
Evet. Çünkü düşünce tarihinde gerçek dönüşümler genellikle yumuşak metinlerle değil, rahatsız edici sorularla başlar. Örneğin Luther’in 95 Tezi ’de öyleydi. Yine Platon, Rousseau ve Marx da vb. yazılarında öyleydi. Bu kitap bazı kabulleri sorguluyor: Mezhepçi din anlayışı, milliyetçiliğin oluşturduğu kutuplar, kapitalizm, ve ideolojik körlük. Bu yüzden sert görünmesi normal.
Kitabınızda Türkiye’deki düşünce tartışmalarına da yapıcı eleştiriler yöneltiyorsunuz. Sizce Türkiye’de fikir dünyasının en büyük sorunu nedir?
Türkiye’de düşünce çoğu zaman ideolojik kamplaşmalar içinde üretiliyor. İnsanlar önce tarafını seçiyor, sonra düşünmeye başlıyor. Bu durum gerçek bir düşünce üretimini zorlaştırır. Oysa düşünce, bir ideolojiyi savunma faaliyeti değil, gerçeği arama çabasıdır.
Okuyucular bu kitaptan ne beklemeli?
Kolay bir kitap değil. Ama okuyanların zihninde yeni sorular açacağını düşünüyorum. Benim amacım herkesin aynı fikirde olması değil. İnsanların düşünmeye başlaması.



