Fatih Polat
Bundan 23 yıl önce, ABD’nin Irak’ın elinde kitle imha silahları bulunduğu yalanıyla Bağdat’ta hükümet binalarının bulunduğu bölgeye füze saldırısıyla başlayan işgal, BM tüzüğü ihlal edilerek, uluslararası hukuk ayaklar altına alınarak gerçekleşmişti. Dönemin BM Genel Sekreteri Kofi Annan, bu işgali “uluslararası hukukun ihlali” olarak nitelendirmişti.
ABD, 2. Dünya Savaşı’nın sonrasında patronu olduğu dünya düzeninde gerekli gördüğünde kullandığı BM’yi, ayak bağı gördüğü zamanda ise bir kenara itebiliyordu. Uluslararası Ceza Mahkemesinin Filistin’deki soykırımı nedeniyle İsrail Başbakanı Netanyahu’yu ‘savaş suçlusu’ ilan etmesi kararını tanımayan ABD Başkanı Trump’ın, Netanyahu ile birlikte, süren müzakereleri ikinci kez ihlal ederek İran’a saldırı başlattığı günlere böyle gelindi.
Bugün de İran’ın da nükleer silah kapasitesine ilişkin iddialar, onu önce kuşatmanın, sonra da ileri savaş teknolojileriyle hedef almanın gerekçesi yapıldı. Elinde nükleer bomba olmayan İran’a elinde nükleer bomba bulunan İsrail’in ikinci kez ABD ile birlikte saldırısına tanıklık ediyoruz.
Son çeyrek asırdır, ABD, Soğuk Savaş dönemi dengelerini, Ortadoğu ve Arap coğrafyasındaki güç mimarisini kendi çıkarlarına uygun biçimde zor yoluyla değiştiriyor. İsrail, bu stratejik planda ABD’nin bölgesel vurucu gücü işlevi görüyor. Irak, Afganistan, Libya, Suriye ve İran… İsrail’in güvenliği ve ABD’nin bölgesel çıkarlarıyla desteklenen, İran halkını dikta rejiminden kurtarma hedefiyle süslenen bu saldırı, aynı zamanda Rusya ve Çin ile bir hegemonya savaşıdır.
İran’ın sahip olduğu doğal kaynaklar açısından bakıldığında ise şöyle bir tablo söz konusu. Dünya kanıtlanmış petrol rezervleri sıralamasında üçüncü sırada yer alan İran, aynı zamanda dünyanın en büyük ikinci doğal gaz rezervine sahip. İran ek olarak çinko, bakır, demir, uranyum, kurşun, krom, manganez, kömür, sülfür ve altın gibi madenler bakımından da zengin bir ülke. İran, dünyanın en büyük çinko, ikinci büyük bakır rezervine ve dokuzuncu büyük demir rezervlerine sahip. ABD, uzunca bir süredir bu iştah kabartan zenginlikleri, Çin ve Rusya ile paylaşmamanın hesabını yapıyordu.
Bu devasa kaynaklara sahip olma motivasyonunun yön verdiği saldırılar, İran halkına özgürlük vaadiyle süslenirken, bir okulda 85 kız çocuğunun katledilmesine ve işçilerin ölümüne tanıklık ettik.
Tüm bu tablo içinde, halkına zulmederek, sayısız idama imza atarak ve son protestolarda da on binlerce kişiyi katletmekte beis görmeyerek yaşadığı çürümeyi derinleştiren rejimin kendisini halksız bir güç kabuğuna dönüştürmesinin sonuçları da görülüyor. Humeyni’den sonra rejime 37 yıldır hükmeden Ayetullah Ali Hamaney’in saldırıların başında yaşamını yitirmesi, hedef olduğu bilindiği halde korunamamış olması ise, öz güven duygusunun yol açtığı rehavetten çok, rejimin güvenlik açığının sonucu gibi görünüyor.
Peki bundan sonra ne olacak? Gazetemiz Yazarı Ela Eva, İran’ı hedef alan saldırıların ardından yayımlanan yazısında İran’ın içindeki üç temel çizgiye işaret ederek devam ediyordu: “Birincisi merkez sağ ve küçük burjuvazinin ikna olduğu Pehlevi yanlıları ve İsrail-ABD saldırısını destekleyenler. İkincisi İsrail ile doğrudan iletişimi olan PAK ve İran Kürdistan Demokrat partisinin PJAK ile birlikte İran Kürdistanı için hazırladığı senaryo. Ki burada günler önceden silahlı güçlerin yerleştiğini gözlemlemek mümkündür. Diğeri ise bu süreçte mütemadiyen rejim, ABD ve monarşiye karşı üç cephede mücadele edenler. Yani İran Komünist Partisi, çeşitli sol ve sosyalist gruplar, İran Halkın Fedaileri ve Halkın Mücahitlerinin de yer aldığı İran Milli Direniş Konseyi, İran’ın Azerbaycan bölgesinde faaliyet gösteren Azerbaycan Demokrat Partisi ve işçi örgütleri. Yani bağımsız sendikalar, İran İşçileri Birliği gibi çeşitli işçi konseyleri bu süreç boyunca üç cephede mücadele etti. Bu grupların İran’da ne kadar etkin olup olmadığı ise bu süreçte daha net sınanacak.”
Muhtemelen bundan sonra rejim içi güç savaşları da hızlanacaktır. Hem halk dinamikleri ve örgütlü muhalefet güçleri, hem de ABD ve İsrail’in müdahaleleri gelişmelerin seyrine farklı düzeylerde etki edecektir.
Tüm bu manzara karşısında Türkiye’de, bugüne kadar sayısız kez canlı yayın yapılan İncirlik Üssünde canlı yayın yapıldığı gerekçesiyle meslektaşlarımızın ‘yakalama’ kararlarıyla gördüğü zulüm ülkedeki rejimin geldiği noktayı tarif ediyor. Böyle bir gündemde İran’ın çevresindeki ülkelerde bulunan ABD ve NATO üslerindeki hareketlilik kamuoyunun bilmek istediği bir haber konusudur. İşi kamuoyunu bilgilendirmek olan gazeteciler de bunun gereği yapmıştır. ‘Savaşta önce gerçekler ölür’ sözünün bu savaştaki örneği de böylelikle Türkiye’den gelmiş oldu.




