Fatih Polat
Seçimin yüksek sesle konuşulmaya başlandığı günlerden geçerken, iktidar içeride son büyük savaşına hazırlanıyor. İç cephenin konsolidasyonu, AKP’nin bu savaştaki önceliğini oluşturuyor.
İktidarın son yerel seçimlerde kaybettiklerini geri almak için yargıyı sopa olarak kullandığı savaş kesintisiz sürüyor. Adalet ve içişleri bakanlarının değişiminin içerdiği muhalefete yönelik gözdağı, Gazeteci Alican Uludağ’ın Ankara’daki evinden alınarak getirildiği İstanbul’da tutuklanarak cezaevine konulmasıyla devam etti.
Bu girizgahın ardından, AKP’nin muhalefetle savaşıyla bağlantılı olan ve fırından yeni çıkan Meclis süreç komisyonu raporuna odaklanabiliriz. 5 Ağustos 2025 tarihinde çalışmalarına başlayan ‘Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nda grubu bulunan partilerin temsilcilerinin çalışmasıyla oluşturulan rapor, 6.5 aya varan bir mesai ve 21 toplantının arkasından geldi. 137 kişi ve kurumun görüşlerine başvurulan komisyonun raporu, sunu ve ek bölümleriyle birlikte, son haliyle 115 sayfadan oluşuyor.
AKP ve MHP’li üyelerin ortaklaştığı öncelikler, raporun omurgasını oluşturuyor. Raporda bu sürecin başlangıç noktası olarak ifade edilen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın iç cephenin tahkimine dair saptaması raporun ritmine ve ruhuna damga vuruyor. Bununla birlikte raporda yansıyan eklektik dille, “Tasfiye süreci amaçlandığı gibi tamamlanırsa çözüm ve demokratikleşme taleplerine de boş değiliz” iması yapıyor. Meselenin kök nedenlerini tarif ederken, “terör sorunu” ekseni etrafından dönüp durulduğu için, demokratik beklentilere dair sorumluluk alan bir tutumdan kaçınılıyor.
Rapordan bazı atıflarla tespitlerimizi açmaya çalışalım. Raporda şöyle deniliyor: “Uzun yıllar boyunca süren bu büyük problem, siyaseti ve devleti güvenlikçi reflekslerle hareket etmeye mecbur bırakmıştı. Güvenliğin yanı sıra özgürlüğün, eşitliğin, adaletin ve demokrasinin imkânlarını ve gücünü daha yüksek sesle konuşmanın zamanı gelmiştir.” (s.26)
Kürt meselesine adını koymadan, ‘Örgütün kendisini feshetmesi’ vurgusunun ardından ‘büyük problem’ olarak atıf yapılan bu bölümde, devletin güvenlikçi refleksle hareket etmesi ‘mecburiyet’ olarak adlandırılıyor. Bu vurgu, meseleyi devlet perspektifiyle kuran ve bizi de böyle bakmaya davet eden bir öz taşıyor. Bu ‘mecburiyetin’ içine binlerce faili meçhul bırakılmış cinayet, köy yakma, gazete ve parti bombalama dahil, sadece son 45 yılda nelerin sığdığı biliniyor. Burada, “Devletin güvenlikçi refleksleri de bu sürecin bir yanını oluşturmuştur” gibi bir ifade tercih edilmiş olsaydı, göreli de olsa bir denge arayışından söz edebilirdik. Ama raporda güçlü olanın hegemon diline başvurulmuş. Diğer yandan hemen ardından, “Güvenliğin yanı sıra özgürlüğün, eşitliğin, adaletin ve demokrasinin imkânlarını ve gücünü daha yüksek sesle konuşmanın zamanı gelmiştir” vurgusu da yapılarak, eklektik bir dil kurgusuyla demokrasi ‘pozitif barış’a dönük beklentilere de boş olunmadığı duygusu verilmek istenmiş.
Raporda, eşitlik talebiyle beslenmeyen bir kardeşliğin soyutluğuna yönelik eleştirilerin dikkate alındığını gösteren, ancak sonraki bölümlerde somut ifadelerle desteklenmediği için eklektik kalan şu vurgu yer alıyor: “Kardeşlik hukuku, duygusal bir metafor alanıyla sınırlı bir söylem olarak görülmemekte; “Türkiye Modeli”nin topluma anlatımında güçlü bir kavramsal kaynak işlevi görmektedir. Bu çerçevede kardeşlik hukuku, eşitlik temelli vatandaşlık anlayışını besleyen; onuru ve haysiyeti koruyan dilin yerleşmesini, adalet duygusunun tahkim edilmesini, güvenin güçlenerek inşa edilmesini ve birlikte yaşam iradesinin kurumsal bir zemine bağlanmasını ifade etmektedir.” (s.36)
Raporun devamında yer alan, toplantı ve yürüyüş hakkından, AYM ve AİHM kararlarının uygulanmasıyla ifade özgürlüğüne kadar uzanan önerilerin hayata geçmesi için Meclisin bir düzenleme yapması gerekmiyor. İktidarın anayasal sorumluluklarına bağlı kalması yeterli.
Raporda, anahtarı Erdoğan’ın elinde olan bir kilit sistemi yer alıyor. Raporun manşet kısmı da burası. Devletin atacağı hukuki ve demokratik adımların tümünün, PKK’nin silah bırakma sürecinin güvenlik birimlerince teyit ve tespitinin sonrasına bırakılması, üçüncü bir gözün olmadığı bu “Türkiye modeli”nde tüm inisiyatifi Erdoğan’ın insafına bırakıyor. Dolayısıyla Erdoğan’ın bundan sonra da sürece yaklaşımında, iktidarının devamını mümkün kılacak biçimde muhalefetin bölünmesi ya da zayıflatılması dahil iç cephenin konsolidasyonu öncelikli mesele olacak gibi görünüyor.



