Sevgili dostlar,
Can Dündar
ÖZGÜRÜZ
TÜRKİYE’YE DAİR
İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in, 40’ı aşkın yetkiliyle birlikte, ABD-İsrail ortak saldırısında öldürülmesi, Ortadoğu’da yeni bir dönemin işaretini veriyor. Kutuplaşmış toplumların kaderi: İran halkının bir bölümü Hamaney’in ölümünü büyük sevinçle, bir bölümü derin yasla karşıladı. Bu saldırının mevcut toplumsal uçurumu daha da derinleştirip rejimi daha da sertleştirebileceğini öngörenler de var; Tahran’da bir rejim değişikliğinin yolda olduğuna inananlar da…
Türkiye’ye gelince… Yıllar yılı ülkenin laik güçleri, “Türkiye, İran olmayacak” sloganını kullandı. Şimdi İran’daki kutuplaşma, aynen Türkiye’de de yaşanıyor. Toplumun bir bölümü Hamaney’in öldürülmesini, İran’ın kurtuluşunun ilk ve zorunlu adımı olarak yorumlarken, diğer bölümü, İsrail saldırganlığının bir sonraki hedefinin Türkiye olacağından endişeli… Siyasal tabloya bakında bu, boş bir evham sayılmaz: Çünkü İsrail ‘in eski Başbakanı Bennett, daha geçenlerde, “Türkiye’nin İsrail’in güvenliğini ciddi olarak tehdit ettiğini söyledi ve Türkiye’yi “yeni İran” olarak tanımladı. Tel Aviv-Ankara arasında epeydir tırmanan bir gerilim, hepten büyüyebilir mi?. Türkiye’nin, bir NATO üyesi olarak İran’dan çok farklı bir konumda olmasına ve Erdoğan’ın Trump’ın “koruması altında” görünmesine rağmen, son gelişmenin Ankara’yı tedirgin ettiği kesin… Nitekim Erdoğan ilk açıklamasında, saldırılardan derin üzüntü ve endişe duyduğunu söyledi, “diplomasiye alan açılmazsa bölgemiz ateş çemberine sürüklenme riskiyle karşı karşıya” dedi. Türk Dışişleri de, sadece İsrail ve ABD’nin saldırılarını değil, İran’ın karşı saldırılarını da kınayan bir açıklamayla tarafsız pozisyon almaya çalıştı.
Afganistan, Libya, Suriye, Irak’ta peşpeşe devrilen rejimlerin, İran’daki mevcut mollalar iktidarının, Türkiye’deki siyasal İslamcı modelin otokrat karakteri tartışma götürmez. Ancak Afganistan, Libya, Irak, Suriye örnekleri, bize, Amerikan müdahalesi ya da desteğiyle gerçekleşen rejim değişikliklerinin daha iyi bir model yaratmadığını, hatta ülkeleri hepten kaosa, karanlığa sürüklediğini gösterdi. Dileyelim de İran, bunun yeni bir örneğini oluşturmasın.
BİZE DAİR
2016 yılbaşını bir cezaevi hücresinde, diğer günlere nispetle biraz daha iyi bir yemek menüsüyle, tek başıma “kutlamıştım”. Geceyarısı, içinde olduğum koşullara rağmen, o yılın müjdeler getirmesini dilemiştim. Gerçekten de 2016, hayatımın kökten değiştiği yıl oldu. 25 Şubat’ı 26 Şubat’a bağlayan gece, 92 günlük bir tutukluluğun ardından, İstanbul’da Silivri Cezaevi’nden salıverildim. Geçen hafta tam 10 yıl olduğunu hayretle fark ettim. Ardından neler olmadı ki: 29 yıllık hapis cezamın onaylanması, silahlı bir saldırıdan kılpayı kurtulmam ve 15 Temmuz darbe girişiminin ardından sürgün hayatımın başlaması… Eylül’de Berlin “misafirliğim”in 10. yılı dolacak. Ve ben, “içinde bulunduğum koşullar”a rağmen, hala müjdeler bekliyorum, giderek belirsizleşen dünya ikliminden…
Hepinize iyi haftalar.




