Kapitalizm, bugün dünyanın büyük bölümünde hüküm süren, üretim araçlarının özel mülkiyetine ve kâr amacıyla işletilmesine dayalı bir ekonomik düzendir. Ancak insanlık tarihinin başından beri var olan bir sistem değildir; aksine, çok uzun bir tarihsel gelişim sürecinin sonucunda bugünkü halini almıştır.
İlk Toplumlar ve Ticaretin Doğuşu
İnsanlık tarihinin ilk dönemlerinde ekonomiler geleneksel ve içine kapalı bir yapıya sahipti. Avcı toplayıcı kabileler ve ilk tarım toplumlarında üretim ve dağıtım, çoğunlukla gelenekler ve ihtiyaçlar doğrultusunda gerçekleşiyordu. İnsanlar, temel ihtiyaçlarını kabile içinde paylaşıyor veya takas ediyordu. Bu takas ekonomisi, paranın henüz ortada olmadığı bu çağlarda, bir malın başka bir malla doğrudan değiştirilmesine dayanıyordu. Örneğin biri avladığı hayvan etiyle diğerinin topladığı meyveleri takas edebiliyordu. Bu dönemde Pazar kavramı oldukça sınırlıydı. Toplumun gıda, barınma gibi hayati ihtiyaçları ise geleneksel paylaşım yoluyla veya otoritenin (örneğin kabile reisi) kararıyla karşılanırdı. Avcı toplayıcı atalarımız ya da toprağı yeni yeni işlemeye başlayan ilk köylüler için ekonomi, aslında bir yardımlaşma biçimiydi. Birisi geyik avlardı, diğeri meyve toplardı ve akşam ateş başında bunlar paylaşılırdı. “Bu elmanın kâr marjı nedir?” diye kimse sormazdı. Hayat, geleneklerin ve karnını doyurma telaşının etrafında dönüyordu. Eski büyük imparatorluklarda da malların alınıp satıldığı çarşılar vardı ancak bu piyasa faaliyetleri ekonominin merkezi değildi. Köle emeği yaygın biçimde kullanıldığı için ve üretim üzerinde genellikle mutlak yöneticilerin (krallar, imparatorlar) emirleri belirleyici olduğu için, günlük ekonomik hayat piyasa kurallarından ziyade toplumsal hiyerarşi ve geleneklere bağlıydı. İnsanlık tarihinin bu erken dönemlerinde bugünkü anlamıyla kapitalist bir düzen yoktu, üretim kendi kendine yeterlilik ve geleneksel paylaşım esasına dayalıydı. Yani büyük imparatorluklar kurulduğunda bile pazar yerleri bugünkü gibi hayatın merkezi değildi. O devasa piramitler ya da tapınaklar piyasa kurallarıyla değil, kralların ve firavunların tek bir emriyle, çoğu zaman da kölelerin emeğiyle yükseliyordu. Yani parası olanın değil, gücü olanın borusu ötüyordu. Bugünkü anlamda bir kapitalizm hayali bile yoktu o zamanlar; herkes kendine yetmeye çalışıyor, artanı da usulca paylaşıyordu.
Bununla birlikte, zamanla nüfus ve üretim arttıkça ticaret filizlenmeye başladı. Tarım toplumlarında belli bir ürün fazlası (örneğin tahıl) oluştuğunda, bu fazlayı diğer toplulukların ürettikleriyle takas etme ihtiyacı doğdu. Ticaret ilk başta takas şeklinde yapılsa da, farklı malların değerini ölçmek ve alım-satımı kolaylaştırmak için para kavramı gelişti. İlk metal paranın icadı insanlık tarihindeki önemli dönüm noktalarından biridir. Tarihteki ilk madeni paralar, yaklaşık MÖ 7. Yüzyılda Anadolu’daki Lidya Krallığı’nda basılmıştır. Lidyalıların bastığı bu sikkeler altın ve gümüş karışımı madeninden yapılırdı. Böylece insanlar ticarette artık her seferinde malın ağırlığını tartmak zorunda kalmadan, üzerindeki damga ile değerini bildikleri para birimleri kullanmaya başladılar. Para sayesinde ticaret hızlandı ve geniş coğrafyalara yayıldı.
Ortaçağ ve Feodal Düzenin Ekonomisi
Orta Çağ boyunca Avrupa başta olmak üzere birçok bölgede feodalizm adı verilen bir toplumsal-ekonomik düzen hâkimdi. Feodal düzende toprak, derebeyleri (senyörler) adı verilen soylu sınıfın elindeydi. Halkın büyük kısmını oluşturan serf veya köylüler, kendilerine ait olmayan bu toprakları işleyerek hem kendi geçimlerini sağlamaya çalışır, hem de ürettiklerinin önemli bir kısmını toprak sahibi lorda vergi veya ürün olarak sunarlardı. Serfler hukuken bulundukları toprağa bağlıydılar. Lordun izni olmadan toprağı terk edemez, ürettikleri üzerinde tam tasarruf hakkına sahip olamazlardı. Bu sistemde ekonomik üretimin temel amacı, piyasa için mal üretip kâr elde etmek değil, geçimlik üretim yapmak ve feodal beyin talep ettiği payı karşılamaktı. Dolayısıyla feodalizm koşullarında özel girişim veya serbest piyasa ticareti çok sınırlıydı. Üretim büyük ölçüde kapalı ekonomi şeklindeydi. Her malikâne kendi ihtiyaçlarını üretmeye odaklanır, artan kısmi ürün fazlası yerel pazarlarda takas edilse bile geniş ölçekli ticaret sınırlı kalırdı. Manoryal sistem olarak da adlandırılır. Serflerin büyük kısmı, ürettiklerinin lord tarafından zorla alıkonulması tehdidi altında çalıştığından, üretimi arttırmak veya yenilik yapmak konusunda teşviksizdi. Lordlar ise elde ettikleri gelirleri çoğunlukla savaş ekipmanlarına veya gösterişli tüketime harcıyor, üretken yatırıma yönlendirmiyorlardı. Kısacası, feodal ekonomide durağanlık hâkimdi.
Bununla birlikte, Orta Çağ’ın sonlarına doğru feodal düzende çatırdamalar başladı. Özellikle 14. Yüzyılda yaşanan büyük krizler örneğin 1315-17 yıllarındaki Büyük Kıtlık ve 1348’de başlayan ‘Kara Veba’ Salgını Avrupa nüfusunu yaklaşık 3 de 1 oranında azalttı. Nüfusun kırılmasıyla birlikte feodal lordların ekonomik gücü zayıfladı. Ekili arazi miktarı düştü, emek gücü kıtlaştı. Bu koşullar altında hayatta kalan köylü ve işçiler, eskisine kıyasla daha fazla pazarlık gücü kazandılar. Birçok bölgede serfler, toprak sahibine angarya yerine ücretli emek vermeyi ya da tamamen özgür kiracı olarak çalışmayı talep etmeye başladılar. Bunun üzerine lordlar daha kazançlı şeyler aramaya başladı. İngiltere gibi bazı ülkelerde ‘’Çitleme Hareketi’’ ile ortak topraklar özelleştiriliyor, büyük toprak sahipleri küçük köylü arazilerini birleştirerek geniş çiftlikler kuruyordu. Burada özellikle koyunlar yetiştiriliyor yünleri yüksek fiyatlara satılıyordu. Çünkü köylülere para vermektense koyunlara ot verip para kazanmak daha avantajlıydı. Bu süreçte binlerce küçük köylü toprağından edildi; elinde avucunda ne varsa bırakıp şehirlere yığıldı. Örneğin 16. Yüzyıl İngiltere’sinde feodal tarım sisteminin temelleri sarsıldı. Manoryal düzen çöküp toprak daha az sayıda büyük mülk sahibinin elinde toplanmaya başlayınca, serflere dayalı emek düzeninin yerini paraya dayalı ücretli emek sistemi almaya başladı. Toprak sahipleri ve kiracılar, tarımda verimliliği artırarak kâr elde etmek baskısıyla hareket eder oldular. Artık arazi kiralarının belirlenmesi dahi, önceki durağan gelenek ve zorunlu feodal yükümlülüklerden ziyade ekonomik piyasa koşullarına tabi hale geliyordu. Bu dönemde bir yandan da şehirler önem kazanmaya başladı. Orta Çağ boyunca Avrupa’da siyasi otorite çoğunlukla derebeylerin elindeyken, Venedik, Cenova, Floransa gibi bazı ticaret şehirleri özerk yapılar kurup uluslararası ticarette aktif rol oynadılar. Bu İtalyan şehir devletlerinde güçlü tüccar aileler ortaya çıktı (örneğin Floransa’daki Medici ailesi), bunlar Avrupa’nın ilk bankacılık faaliyetlerini geliştirerek uluslararası finans ağları kurdular. Erken Rönesans döneminde Floransa gibi merkezlerde beliren bu ticari ve finansal atılımlar, genellikle erken kapitalizm belirtileri olarak görülür. Feodalizm tam anlamıyla çözülmeden önce bile, piyasa için üretim yapma fikri ve kâr güdüsü, toplumların bir kesiminde (özellikle şehirli tüccarlar arasında) yükselen bir trend haline gelmiş durumdaydı.
TIMAR VE LONCA SİSTEMİNİN KAPİTALİST SİSTEMLE KARŞILAŞTIRILMASI
Osmanlı’daki tımar sistemi, Avrupa’daki senyör (Fransız ) lord (İngiliz) düzenine kıyasla daha insancıl ve sınırlı bir yapıya sahipti. Tımar sahibi (sipahi) toprağın mülkiyetine değil yalnızca kullanım hakkına sahipti, köylüyü toprağa köle gibi bağlayamaz, keyfi olarak satamaz veya sürgün edemezdi ve vergiler devletçe belirlenmiş kurallarla sınırlandırılmıştı; sipahi köylünün üretimini korumakla yükümlüydü, toprağı boş bırakması veya köylüyü kaçırması halinde tımarı elinden alınabilirdi. Buna karşılık Avrupa feodalitesinde senyör ve lordlar toprağın mutlak sahibiydi; serfler toprağa bağlıydı, izinsiz evlenemez, köyünü terk edemez, ağır angaryalara zorlanır ve çoğu zaman hukuki bir korumadan yoksundu. Elbette Osmanlı sistemi ideal değildi ve uygulamada suistimaller yaşandı; ancak yapısal olarak bakıldığında tımar sistemi, feodal serflik düzenine göre köylüyü daha fazla koruyan, devlet denetimi olan ve kişisel keyfiliği sınırlayan bir modeldi.
Lonca (Ahilik) sistemi bugünkü kapitalist düzenle karşılaştırıldığında, adalet ve insanilik bakımından birçok açıdan daha koruyucu bir yapıydı; çünkü üretimin ve ticaretin merkezine kârı değil, emeği ve toplumsal dengeyi koyuyordu. Kapitalist sistemde işçi çoğu zaman sadece bir maliyet kalemi olarak görülürken, lonca düzeninde usta çırak ilişkisi kişisel bir bağa dayanır, çırak sistemin dışına atılmak için değil, usta olmak için yetiştirilirdi. Bugün piyasada sınırsız rekabet adı altında büyük sermaye küçük esnafı ve emeği ezerken, lonca sistemi bu tür yıkıcı rekabeti sınırlandırıyor, herkesin geçinebileceği bir ekonomik denge kurmaya çalışıyordu. Elbette loncalar yeniliğe kapalıydı ve bireysel özgürlüğü bugünkü ölçülerde tanımıyordu, fakat günümüz kapitalizminde görülen güvencesizlik, aşırı gelir uçurumu, işçinin kolayca harcanması ve ahlakın tamamen piyasanın insafına bırakılması düşünüldüğünde, lonca sistemi insanı merkeze alan daha sınırlı, daha denetimli ve daha vicdanlı bir ekonomik düzen olarak değerlendirilebilir.
Coğrafi Keşifler ve Merkantilizm Dönemi
15ve 16. yüzyıllar, Avrupa’nın kabuğunu kırıp dünyaya yayıldığı, ama bu yayılırken de her şeyi değiştirdiği bir dönemdi. Coğrafi Keşifler dediğimiz bu devir, aslında sadece yeni deniz yolları bulmaktan ibaret değildi; bu, sermayenin rotasının da değişmesiydi. Kolomb’un Amerika’ya ayak basması veya Vasco da Gama’nın Hindistan yolunu çözmesi, Avrupa’nın önüne daha önce hayal bile edilemeyecek bir zenginlik kapısı açtı. Ancak bu zenginlik, beraberinde merkantilizm dediğimiz o hırslı ekonomik anlayışı getirdi. Bu dönemi bugünden bakınca anlamak biraz zor olabilir; çünkü o günün devletleri için zenginlik, ne kadar ürettiğin değil, kasanızda ne kadar altın ve gümüş biriktirdiğindi. Devletler adeta birer tüccar gibi davranmaya başladı. Amaç basitti: “Dışarıya olabildiğince çok mal sat, ama içeriye sakın yabancı malı sokma.” Bu korumacı hırs, dünyayı devasa bir pazar yerine çevirdi. Yeni Dünya’dan (Amerika) gelen gümüş ve altınlar Avrupa’ya akarken; şeker, tütün ve pamuk gibi ürünlerin ticareti üzerinden küresel bir çark dönmeye başladı. Fakat bu madalyonun karanlık bir yüzü de vardı: Bu zenginlik birikimi, sömürgeleştirilen topraklar ve köleleştirilen insanlar üzerinden yükseliyordu. Merkantilizm, aslında bugünkü vahşi kapitalizmin “ticari bebeklik” dönemiydi. Finansal riskleri bölmek için ilk bankaların, sigorta sistemlerinin ve borsaların temelleri hep bu gemilerin getirdiği kârları yönetmek için atıldı. 18.yüzyıla gelindiğinde ise bu sistem artık kendi ağırlığı altında ezilmeye başladı. Adam Smith gibi düşünürler çıkıp, “Bırakın bu devlet korumacılığını, piyasa kendi yolunu bulur (Görünmez El)” diyerek liberalizmin kapısını araladı. Yani merkantilizm, kapitalizmin doğum sancısıydı; bu sancı, sonunda Sanayi Devrimi dediğimiz o devasa bebeği doğuracaktı.
- Yüzyılın sonlarına gelindiğinde merkantilist doktrin eleştirilmeye başlandı. 1776’da Adam Smith, ünlü ‘Ulusların Zenginliği’ eserinde merkantilizmi eleştirerek serbest ticaret ve rekabetin uzun vadede milli zenginliği artıracağını savundu. 19. Yüzyıl başında liberal iktisat düşüncesi yükselişe geçti; bu düşünce, devletin ekonomiye müdahalesinin en aza indirilmesini ve piyasanın “görünmez el”e bırakılmasını öneriyordu.
Sanayi Devrimi: Kapitalizmin Doğuşu ve Fabrikaların Yükselişi
Bu dönemde Avrupa’da başlayan Sanayi Devrimi, ekonomik ve toplumsal yapıda köklü değişiklikler yaratarak kapitalizmin tam anlamıyla doğuşunu simgeler. Sanayi Devrimi’nden önce üretim, büyük ölçüde küçük atölyelerde zanaatkârlar tarafından el emeğine dayalı olarak yapılıyordu. Oysa 18. Yüzyılın sonlarına doğru önce İngiltere’de, ardından diğer bazı ülkelerde yeni icatların peş peşe bulunup üretimde uygulanmasıyla üretim tarzı devrimci bir dönüşüme uğradı. 1760’lardan itibaren İngiltere’de dokuma sektöründe mekanik iplik eğirme makineleri kulanımı ve 1770’lerde James Watt’ın buhar makinesini geliştirmesiyle, buhar gücü üretimin pek çok alanına girdi. Makineleşme sayesinde üretkenlik katlanarak arttı. Küçük atölyelerin yerini işbölümünün belirgin olduğu büyük fabrikalar almaya başladı.
Sanayi Devrimi, kapitalizmin yükselişinde kritik bir rol oynadı. 18. Yüzyıla dek ticaret ve tarım alanında sınırlı birikimler şeklinde kendini gösteren kapitalizm, sanayi kapitalizmi olarak toplumsal hayatın merkezine yerleşmeye başladı. Buhar gücüyle çalışan makinelerin üretime girmesi, Avrupa’daki sermaye birikiminin hızla artmasına yol açtı. Biriken sermaye daha fazla fabrikaya, madene, demiryoluna yatırıma dönüşürken; artan üretim de sermaye sahiplerine büyük kârlar sağladı. Bu, bir döngüsel büyüme yarattı. Sermaye birikimi arttıkça yeni icatların bulunup sanayide uygulanması hızlandı, bu da üretimi ve kârları daha da artırdı.
Sanayi Devrimi’nin toplumsal alanda en belirgin sonucu, yeni bir sınıf yapısının ortaya çıkmasıydı. Sanayi Devrimi toplumun ortasından bir çizgi çekti: Bir tarafta fabrikaların sahibi olanlar, diğer tarafta emeğinden başka satacak hiçbir şeyi olmayanlar. Yani bir yanda fabrikaların, madenlerin, makinelerin sahibi olan sanayici burjuvazi (sermayedarlar) sınıfı yükseldi; diğer yanda fabrikalarda ücret karşılığı çalışan milyonlarca işçi sınıfı (proletarya) oluştu. Feodal toplumun lordları ve serflerinin yerini, sanayi toplumunun patronları ve işçileri alıyordu. Kırdan kente büyük göçler yaşandı: İş bulmak için topraklarını terk eden köylüler şehirlerin varoşlarında işçi mahallelerine dönüştü. Hızla sanayileşen kentlerde yaşam, geleneksel kırsal hayattan çok farklıydı; uzun çalışma saatleri, tehlikeli fabrika koşulları, düşük ücretler gibi sorunlar baş gösterdi. Toplumun bu bölünmesiyle bir yanda fabrikaların ve makinelerin sahibi olan, gittikçe zenginleşen burjuvalar diğer yanda ise hayatta kalmak için emeğinden başka satacak hiçbir şeyi olmayan milyonlarca işçi yani proleterya vardı. Toprak ağaları ve köylüler arasındaki o eski, geleneksel bağ koptu; yerine patron ve işçi arasındaki o soğuk, sadece paraya dayalı ilişki geldi. Yine de sanayileşme, ürün bolluğu ve teknik ilerlemeyle toplumların zenginliğini genel olarak artırdı ve kapitalist piyasa ekonomisinin dinamik yapısını tüm dünyaya göstermeye başladı. Sanayi devrimi, kapitalizmi bütün kurumlarıyla yerleşik bir sistem haline getirdi. Artık dünya ekonomisinin merkezi, toprak ağaları değil sanayiciler; işgücünün temel biçimi, toprağa bağlı köylüler değil ücretli işçiler idi.
.19.Yüzyıl: Kapitalizminin Yükselişi
.19.yüzyıl aynı zamanda liberal kapitalizm anlayışının hâkim olduğu dönemdir. Bu dönemde kapitalist ekonomiler büyük ölçüde devlet müdahalesinden uzaktı; hükümetler genel olarak piyasaya karışmıyor, laissez-faire (bırakınız yapsınlar) prensibi geçerli oluyordu. Liberal ekonomistler, piyasaların kendi kendine en verimli sonucu üreteceğine inanıyor ve devletin rolünün sadece mülkiyet haklarını korumak, düzeni ve savunmayı sağlamak gibi asgari görevlerle sınırlı kalması gerektiğini savunuyorlardı. Yani “piyasa kendi kendini düzeltir” diyorlardı ama bu düzeltmenin kime ne bedel ödettiğiyle pek ilgilenmiyorlardı. Nitekim 19. Yy. Britanyası’nda serbest ticaret politikaları egemen oldu gümrük vergilerinin düşürülmesi, tekellerin kaldırılması gibi adımlarla iç ve dış ticaret serbestleştirildi. Bu dönemde girişimcilik ruhu en yüksek düzeydeydi: Pek çok mucit ve iş insanı yeni şirketler kuruyor, buluşları ticarileştiriyor, servetler kazanılıyordu. Rekabetçi piyasa yapısı genel kuraldı yani zayıf olan işletmeler batarken, verimli olanlar büyüyüp tekelleşme eğilimi gösteriyordu. Yine bu dönemde modern bankacılık ve finans sistemi de evrim geçirdi; küçük banka ve finansman yapıları yerine, sanayiyle iç içe geçmiş büyük bankalar ve borsalar sermaye akışını yönetir hale geldi. 19. Yüzyılın sonlarına gelindiğinde emperyalizm çağı zirvedeydi: Sanayileşmiş büyük güçler (İngiltere, Fransa, Almanya, ABD, Japonya vb.) dünyayı nüfuz bölgelerine ayırmış, hammadde kaynakları ve pazarlar için kıyasıya rekabet eder olmuşlardı. Bu rekabet ortamı siyasi gerginlikleri tırmandırdı ve neticede 20. Yüzyıl başında insanlık 1. Dünya Savaşı gibi bir felaketle karşılaştı.
Öte yandan, 19. Yüzyılda kapitalizmin başarılarının yanı sıra ciddi toplumsal sorunlar da gün yüzüne çıkıyordu. Fabrika sisteminin ilk dönemlerinde işçi sınıfı çok zor şartlar altında çalışıyordu: Günde 12-14 saati bulan çalışma süreleri, çocuk işçiliği, iş güvenliğinden yoksun atölyeler, son derece düşük ücretler gibi durumlar yaygındı. Bu durum, toplumda ilk kez geniş çaplı eşitsizlik ve sınıf çatışması tartışmalarını gündeme getirdi. 19. Yüzyıl boyunca işçiler, çalışma koşullarını iyileştirmek için sendikalar kurmaya ve grevler yapmaya başladılar. Yine bu çağda kapitalizme karşı ilk büyük ideolojik meydan okumalar çıktı. Bunlar Sosyalizm ve komünizm akımlarıdır. 1848’de Karl Marx ve Friedrich Engels ‘’Komünist Manifesto’ ’yu yayınlayarak sanayi kapitalizminin işçi sınıfını sömürdüğünü ve bunun yıkılması gerektiğini savundular. Marx, kapitalizmi tarihin bir aşaması olarak görürken, yerine işçi sınıfının iktidarıyla kurulacak sınıfsız bir toplum hedefliyordu. 19. Yüzyılın sonuna gelindiğinde birçok ülkede işçi hareketleri ve sosyalist partiler güç kazanmış, kapitalist düzenin aşırılıklarına karşı tepkiler birikmişti.
İngilterede 200 küsür yıl farkla yapılan iki yoksulluk yasasını karşılaştırdığımızda farkı daha rahat anlayabiliriz.
1601 Yoksulluk Yasası: Yoksulluk toplumsal bir sorun olarak görüldü. Çalışamayacak olanlara doğrudan yardım edilirdi. Çalışabilecek olanlara iş bulunurdu. Yetim, yaşlı ve engelliler korunurdu.
1834 Yoksulluk Yasası: Yoksulluk yoksul olan kişinin sorunu olarak görüldü. Yardımlar kaldırıldı. Evi olmayan yoksul insanlar topluca kişi başı tabut küçüklüğü kadar alan verilen çalışma evlerinde kalıyorlardı. Çocuk işçiler normalleşti. Yaşlı ve sakatlara bile yumuşama olmadı. Çalışma evinde kalan kişilere numara verilir, saçı kesilir, özel eşyalar alınır ve üniforma giydirilirdi.
20 ve 21. Yüzyıl: Buhranlar, Savaşlar ve Düzenlemeler
- yüzyıl, kapitalizmin çok büyük sınavlardan geçtiği, çeşitli dönüşümlere uğradığı bir dönemdir. Yüzyılın ilk yarısı, iki dünya savaşı ve bir Büyük Buhran krizine sahne oldu. İlk olarak, 1. Dünya Savaşı (1914-1918) yıllarında kapitalist ekonomiler büyük yıkımlar yaşadı. Savaş sonrası dönem toparlanma çabalarıyla geçtiyse de, 1920’lerin sonunda kapitalizmin karşılaştığı belki de en büyük kriz patlak verdi 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı (Büyük Buhran): Ekim 1929’da New York Borsası’nda başlayan finansal çöküş, kısa sürede tüm dünyaya yayılan derin bir ekonomik krize dönüştü. Bankalar battı, fabrikalar kapandı, uluslararası ticaret durma noktasına geldi. 1929 Buhranı, kapitalist sistemin o güne dek karşılaştığı en büyük kriz oldu; milyonlarca insan işini kaybetti, ülkelerin millî gelirleri geriledi, ekonomiler küçüldü, dünya ticareti ağır darbe aldı. Krizin şiddetiyle birçok ülke eski laissez-faire yaklaşımını terk edip ekonomiye aktif müdahalelere yöneldi. Amerika Birleşik Devletleri’nde Başkan Roosevelt 1933’te New Deal (Yeni Düzen) programını başlatarak kamu yatırımları, işsizlik sigortası, finansal düzenlemeler gibi adımlarla ekonomiyi canlandırmaya çalıştı. Avrupa’da da benzer şekilde devletler piyasalara daha fazla müdahale ederek işsizlere yardım, kamu istihdam programları, sanayiye sübvansiyonlar gibi politikalar izlediler. Bu gelişmeler, kapitalizmin kendini yenileme sürecinin bir parçasıydı. Denetimsiz piyasaların yarattığı buhran sonrasında, devlet müdahaleli karma ekonomi dönemine geçiş başladı.
1930’ların sonuna gelindiğinde 2. Dünya Savaşı yaşandı. (1939-1945) Bu savaş da ekonomik dengeleri altüst etti. Savaşın bitimiyle birlikte kapitalist dünyanın liderliği büyük ölçüde ABD’ye geçti, çünkü ABD savaş sonrası en az yıpranmış ekonomiydi ve küresel yeniden inşayı finanse edebilecek güçteydi. 1944’te kurulan Bretton Woods sistemi ile dolar uluslararası ekonomik düzenin temeli haline getirildi, Dünya Bankası ve Imf gibi kurumlar oluşturuldu. Savaş sonrası dönemde kapitalizm yepyeni bir çağa girdi. 1945-1975 arası dönem, Batı’da refah devleti kapitalizmi ya da Keynesyen dönem olarak bilinir. Bu dönemde çoğu kapitalist ülke, ekonomilerini Keynesçi politikalarla düzenlemeye başladı; yani devlet, ekonomik büyümeyi desteklemek ve krizleri önlemek için aktif bir rol üstlendi. Özellikle 2. Dünya Savaşı sonrasında, tam istihdamın sağlanması, sosyal güvenlik ağlarının kurulması, emek-sermaye ilişkilerinin yasalarla düzenlenmesi gibi adımlar atıldı. Örneğin Avrupa’da birçok ülkede sağlık hizmetleri kamulaştırıldı, işsizlik maaşları ve emeklilik sistemleri kuruldu, sendikalar yasal statü kazandı. ABD’de savaş sonrası Marshall Planı ile Avrupa’nın yeniden inşası finanse edildi.
Ancak 1970’lere gelindiğinde yeni problemler belirdi. Petrol krizi, stagflasyon (durgunluk içinde enflasyon) gibi ekonomik sorunlar, Keynesyen modelin de her derde deva olmadığını gösterdi. 1980’lere girerken kapitalist dünya yeni bir yönelime savruldu: Neoliberalizm. 1980’lerde ABD Başkanı Ronald Reagan ve Britanya Başbakanı Margaret Thatcher’ın öncülük ettiği neoliberal politikalar, yeniden piyasayı serbestleştirme ve devletin ekonomideki rolünü kısıtlama amacını taşıyordu. Bu dönemde pek çok ülkede kamu işletmeleri özelleştirildi, finansal piyasalar düzenlendi. Sendikaların gücü sınırlandırıldı. Neoliberal kapitalizm, 19. Yüzyıldaki laissez-faire yaklaşımına belli ölçüde dönüş anlamına geliyordu; devletin ekonomideki payı azaltılıp serbest piyasa ideolojisi küresel ölçekte hâkim kılındı.
Finansal serbestliğin aşırılıkları yeni krizlere de yol açtı: 1997 Asya krizi ve özellikle 2008 Küresel Finans Krizi, kapitalizmin istikrarsızlık potansiyelinin sürdüğünü gösterdi. 2008’de ABD’de başlayan mortgage krizi kısa sürede dünya çapında bankaları ve piyasaları sarstı. Devletler yine büyük kurtarma girişimlerinde bulundu.
- yüzyıl kapitalizmi, bir yandan yeni fırsatlar yaratırken, diğer yandan yeni sorunlarla karşı karşıyadır. Gelir eşitsizliği, pek çok ülkede yeniden artış eğilimindedir. Küreselleşmeden elde edilen faydalar adil dağıtılmadı. İklim değişikliği ve çevresel sürdürülebilirlik, kapitalizmin sürekli büyüme ve tüketim odaklı yapısını zorlayan bir mesele olarak ön plana çıktı. Dijital ekonomiyle birlikte ortaya çıkan otomasyon ve yapay zekâ teknolojileri, yakın gelecekte milyonlarca geleneksel işi ortadan kaldırabilecek potansiyele sahiptir. Son olarak 2020 yılında patlak veren COVID-19 pandemisi, küresel kapitalist sistemin kırılganlıklarını gözler önüne serdi: Küresel tedarik zincirleri aksadı, devletler tekrar ekonomiyi desteklemek için trilyonlarca dolarlık paketler açıkladı. Bu, gerektiğinde kamusal müdahalelerin ne denli hayati olabileceğini hatırlatan bir deneyim oldu.



