Nuray Sancar
Trump hem silahlarını hem kendini konuşturmaya devam ediyor.
Zaman, üç ay sonra Türkiye’de yapılacak olan NATO zirvesine doğru akarken ‘Uluslararası hukuka ihtiyacım yok. Silahlı kuvvetlerin başkomutanı olarak yetkim, yalnızca kendi kişisel ahlakımla sınırlıdır… Yetkim anayasa ya da mahkemelerle değil, kendi ahlakımla sınırlı. Ben ahlaklı bir insanım’ diye meydan okuyan ‘dünya lideri’nin ahlakı, Epstein pedofili adası, güç zehirlenmesi ve boşboğazlıkla kendisini gösteriyor olsa da onun kişisel ahlakının dünya gidişatının medyanından vücut bulduğu söylenebilir.
Bu ahlak(sızlık)tan ABD devletinin çökme, saldırma, tehdit, ambargo gibi cephaneliğinin uyumundan değer adına petrol, kıymetli ve nadir elementlere sahip olmak, uluslararası kara ve deniz ticareti üzerindeki mutlak egemenlik hevesinden başka bir şey beslenmiyor.
Geçen yüzyılın ikinci yarısında Sovyetler Birliği ile rekabet etmek ve onu alt edebilmek için savaştan bitkin ve harap çıkmış Avrupa ülkelerini kendi güvenlik çemberine dahil etmek amacıyla buralara her yıl milyonlarca dolar akıtan ve ortak savaş örgütü NATO’yu hayata geçiren savaşın son dakika galibi ABD; insani yardımın, hürriyet temsilinin, demokrasinin, yeni uluslararası hukukun bekçisi olduğunu iddia ediyordu. Bu şatafatlı iddiaların arkasında ise Avrupa’nın birçok ülkesinde ve Türkiye’de dönemin ağır silahları ve nükleer başlıklı füzelerle donatılmış üslerin, istihbarat merkezlerinin ve askeri kampların kurulması vardı. Yardım yoluyla kalkındırma, güvenlik sınırlarını Avrupa’dan başlatan ABD’nin yayılma stratejisinin misyonlarından biri, sömürgeleştirme pratiğinin aracı, ‘dehşet dengesi’nin kurucu unsuruydu.
NATO’nun hem kağıt üstünde bir hukuku hem de yazılı olmayan kuralları vardı. Kağıt üstündekiler tribünlere sesleniyor, yazılı olmayan kurallar ise iç karışıklıklar, siyasi cinayetler, toplu katliamlar, darbeler, iç savaşlarla ABD’nin ve NATO’ya bağlı irili ufaklı emperyalistlerin nüfuz alanının genişletilmesini kullanıyordu.
Ne var ki ABD Irak’ı işgal ettiğinde yanında NATO üyeleri arasında küçük kardeş İngiltere’den başka kimseyi bulamamıştı. Sovyetlere karşı bir güvenlik-saldırı paktı olarak kurulan örgüt, Sovyet sosyalizminin çöküşüyle gerekçesini kaybetmiş görünüyordu. O zaman ‘terörizme karşı mücadele’ gibi belirsiz bir strateji belirleyip kendisine bir hedef ve ufuk koyarak stratejisini değiştiren ABD önderliğindeki NATO, vaktiyle kendi besleyip büyüttüğü radikal İslamcı örgütlere savaş açtı. Hedef artık Ortadoğu olmuştu. Arada Fransa gibi çıbanbaşı rolündeki bir ülke NATO’nun işlevinin bittiği ya da beyin ölümünün gerçekleştiği gibi sarsıcı iddialarda bulunsa da uluslararası cinayet ve savaş örgütü dağılmadı; Fransa da zaten Libya’da Kaddafi’yi öldürme timinin başını çekti.
Şimdilerde Trump, Avrupa’nın savunmasını Avrupa’nın kendisine bıraktığını, NATO masraflarıyla Ukrayna’daki uzayan savaşın ABD’ye yük olduğunu söylüyor ve savaş örgütünün ‘üye aidatları’nı iki kez artırıyor. Avrupa artık ABD’nin bir güvenlik bölgesi değil, BM oydaşmasıyla veya çoklu anlaşmalarla belirlenen önceki düzenin değer parametrelerini taşıyan bütün anlaşmalardan çekileceğini duyurdu. Bunlardan bir kısmından çekildi. Bu, bundan sonra ABD’nin bağlayıcı hiçbir hukuka riayet etmeyeceği anlamına geliyor. Amerikan sermayesi kısıtlayıcı normlardan kurtuluyor.
1946 ocağında eski ABD Başkanı Truman, Potsdam Konferansından sonra hazırladığı bir muhtırada ‘Sovyetler Birliği’nin Türkiye’yi istila ederek Boğazlar bölgesini ele geçirmek istediğine artık şüphem kalmadı. Eğer bu gidişe demirden bir yumruk uzatıp ‘dur’ demezsek, yeni bir savaş çıkacaktır. Sovyetler Birliği yalnız bir sözden anlıyor: ‘Kaç tümeniniz var.’ Savaş sırasında Stalin’in Papa’ya karşı söylediği bir sözü kullanan Truman için, savaş bitse de barışın gidişatı, yeni bir savaşa hazırlanmak için oluşan askeri güç yığınağına bağlıydı. Siyasal bağımsızlıklarını yeni kazanmış ülkelerde sömürgeciliğe karşı birikmiş tepkinin ve Sovyetler Birliği’nin varlığında bir denetleyici unsur olan ve ABD’yi hem kısıtlayan bir bakıma da zaman kazandırarak işine yarayan uluslararası hukuk şimdi giderek bir safraya dönüştü
Fakat aslında aynı madalyonun arka yüzündeyiz. Trump’ın motivasyonu ile Marshall yardımları dünyası ve Truman Doktrini arasında stratejik fark, dünya konjonktürü ve savaş teknolojileri arasındaki değişimden ibaret. Dünya barışının ABD’nin silah gücüyle ve bizzat kendisi aracılığıyla sağlanacağını iddia eden Trump’ın şahsı da ABD emperyalizminin bir uzun menzilli silahı haline gelmiş durumda ama şu haliyle dünya barışının garantörü olduğundan emin.
Ulusal güvenlik, ulusal egemenlik, iç ve evrensel hukuk gibi kavramların ve anayasa, parlamento, ABD’nin Kongre prosedürü, uluslararası kurumlar, Birleşmiş Milletler gibi müzakere ve bağlayıcı kurallar üreten kurumların Trump’ın etrafında birleşmiş oligarşi nezdinde artık bir anlamı kalmadı. Bunlar soğuk savaş dönemini yöneten kavramlardı ve miyadlarını doldurdular.
Kısacası mali sermaye kurallı ve yasalı hareketin yükünden kurtulmaya çalışırken kendine uygun liderini de bulmuş oldu. Örneğin İran halkının mücadelesini şahlık kalıntısının hizmetine sokacak kadar ahlaklı Trump’ın arkasında yeni sömürgeciliğin sınırlanamayan, ahlaksız hırsı var.
Pedofili adasından çıkıp önüne gelene saldıran sermaye ahlakı nereye baksa rahatça çalınabilecek ziynetler görüyor.




