Erdem GÜL
Tarihin en zorlu aşamalarından geçerek günümüze ulaşan 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü’nde; yerin yüzlerce metre altında, nasırlı elleriyle rızkını arayan madencilerimizin ve tüm emekçilerimizin feryadı artık arşa ulaşmıştır. Aylardır alın terinin karşılığı olan ücretlerini alamayan, “bıçak kemiğe dayandı” diyen bu vakur insanların hak arayışının önüne ne yazık ki setler çekilmektedir.
“Adalet mülkün temelidir” düsturuyla yetişmiş nesiller olarak, haklarını arayan onurlu işçilerimizin karşısına dikilen barikatları, maruz kaldıkları sert müdahaleleri ve biber gazlı müdahaleleri üzülerek seyretmekteyiz.
Sormak gerekir: Adalet, mülkiyet hakkı ve hürriyet sadece sermaye sahipleri için mi geçerlidir? Bizler, bu Cumhuriyet’in evlatları olarak dürüstçe çalıştığımız ve çalmadığımız için mi bu muameleye layık görülüyoruz?
Evladının rızkını temin edemeyen bir babanın, çaresizlik içinde çocuğunun gözleri önünde gözyaşı dökmesi; hem baba hem de çocuk ruhunda telafisi imkânsız sarsıntılara yol açan, vebali ağır bir yıkımdır.
Bir yanda asgari ücretlinin maaşı daha cebine girmeden vergisi kaynağında kesilirken; diğer yanda büyük imtiyazlarla vergiden muaf tutulan, ceplerini dolduran yapılara müsamaha gösterilmesi hak mıdır?
Devlet, bir baba şefkatiyle tüm evlatlarına eşit mesafede durmalı; güçlünün yanında değil, haklının ve ezilenin yanında saf tutmalıdır. Unutulmamalıdır ki emeğin hakkının gasp edildiği yerde, toplumsal huzurdan söz etmek mümkün değildir.




