Meltem CAN
1 Mayıs’ın asıl anlamı kutlamada değil, çatışmadadır.
Marx’ın yıllar önce işaret ettiği temel çelişki bugün de bütün çıplaklığıyla sürüyor: Üretenler ile sahip olanlar aynı insanlar değildir. Fabrikayı işleten işçi, fakat fabrikanın sahibi patrondur; yazılımı geliştiren mühendis, fakat şirketin mülkiyeti yatırımcılarındır; ürünü paketleyen, taşıyan, satan milyonlar çalışır, fakat kazancın önemli kısmı hissedarlara akar. Değeri yaratan emektir; sermaye ise bu emek sürecinde ortaya çıkan artı-değere el koyar.
Bir işçi sabah erkenden işyerine yalnızca bedenini götürmez; zamanını, dikkatini, kas gücünü, bilgisini, ömründen koparılmış saatleri de götürür. Gün sonunda ona ücret olarak verilen şey, yarattığı değerin tamamı değil, yaşayabilmesi için gerekli asgari paydır. Geriye kalan fark ise kâr diye adlandırılır. Böylece sömürü, kaba bir zorbalık gibi değil; sözleşme, bordro ve şirket politikası kılığına girerek sürer.
Bugünün dünyasında zincirler demirden yapılmıyor artık. Performans hedefleri, esnek çalışma modelleri, taşeronluk düzeni, freelance romantizmi, güvencesizlik, borçluluk ve sürekli rekabet duygusu modern zincirlerin yeni biçimleridir. İşçi sınıfı yalnızca fabrikalarda değildir artık; plazalarda, çağrı merkezlerinde, depolarda, aplikasyon ekranlarında, motor üstünde sipariş yetiştirirken, evden bilgisayar başında gece yarısına kadar çalışırken de vardır. Proletarya biçim değiştirir, ama ortadan kalkmaz.
Burjuvazi her çağda kendi dilini kurar. Dün “medeniyet” diyordu, bugün “girişimcilik” diyor. Dün “nizam” diyordu, bugün “piyasa gerçekleri” diyor. Dün işçiyi kaba kuvvetle susturuyordu, bugün motivasyon konuşmalarıyla oyalıyor. Ama öz aynı kalıyor: Azınlığın serveti, çoğunluğun emeği üzerine yükseliyor.
Bize bireysel başarı hikâyeleri anlatılıyor. Çok çalışırsan yükseleceğin, sabredersen kazanacağın, yeterince istersen kurtulacağın söyleniyor. Oysa milyonların aynı anda yoksullaştığı bir düzende başarısızlık kişisel değil, sistemseldir. Sorun insanların yeterince çabalamaması değil; ürettiklerine yabancılaştırılmaları, birbirlerine rakip hale getirilmeleridir.
Marx’ın yabancılaşma dediği şey tam da budur: İnsan kendi emeğine yabancılaşır. Ürettiği şey ona ait değildir. Geçirdiği zaman ona ait değildir. Çalışırken kendisi olmaktan uzaklaşır, yalnızca geçinmek için katlanan bir varlığa dönüşür.
1 Mayıs bu yüzden nostaljik bir tören değil, tarihsel bir çağrıdır. İşçilerin yalnızca daha iyi ücret istemesi değil, üretimin nasıl örgütleneceğini sorgulamasıdır. Kâr için mi üretilecek, ihtiyaç için mi? İnsan yaşamı şirket bilançolarına göre mi düzenlenecek, toplumsal faydaya göre mi? Teknoloji işsizliği büyütmek için mi kullanılacak, çalışma saatlerini azaltmak için mi? Verimlilik patronların servetine mi akacak, toplumun refahına mı dönüşecek?
Gerçek özgürlük, yalnızca oy vermek değil; çalıştığın yerde söz sahibi olabilmektir. Gerçek demokrasi, fabrikada, ofiste, depoda, tarlada başlar. İnsan hayatının en büyük kısmını geçirdiği üretim alanlarında hiçbir söz hakkı yoksa, sandıktaki tercih eksik kalır.
1 Mayıs, işçi sınıfının kendisini bir mağdur topluluğu olarak değil, tarihsel özne olarak hatırlama günüdür. Dünyayı ayakta tutanın kim olduğunu görme günüdür. Elektriği sağlayan, ekmeği üreten, yükü taşıyan, kodu yazan, hastaya bakan, çocuğu büyüten, sokağı temizleyen, makineyi işleten milyonlar durduğunda hayat durur. Bu gerçek, her teoriden daha somut, her slogandan daha güçlüdür.




