Bülent Usta
Sürekli şimdiye sıkışmış olmanın o daraltıcılığı, boğuculuğu bu kadar yoğunken, “ânı yaşa” gibi şeyler nasıl da itici. Balıkçılar kahvesinde bile artık kumar bağımlılığından konuşuluyor. Aslında her tür bağımlılık almış başını gitmiş. Orhan Abi, neden böyle oldu diye sorduğunda, aklıma ilk olarak geleceksizlik fikri geldi.
Gelecek tahayyülü çöktüğünde her tür bağımlılığın da önü açıldı. Sadece şimdi vardı, ne geçmiş, ne gelecek… Tüketim toplumu yapısı itibarıyla bir bağımlılık toplumuydu. Kredi kartları bunun için vardır, geleceğin yokluğunda kimse dürtüsünü ertelemez. Kendisine ait olmayan parayla alışveriş yapmaya devam eder.
HAZ
Freud, haz ilkesinin karşısına koyduğu gerçeklik ilkesiyle dürtünün ertelenebilme kapasitesinden bahsetmişti. Gelecek yoksa, ertelemenin de bir anlamı kalmaz. Haz zamandan kopar; anlamın yerini tekrar alır. Kumar, insanı “kazanma” vaadiyle değil, şimdi duygusuyla kendine bağlar. Bugünün bağımlılıkları bir ahlak sorunundan çok bir zaman sorunu gibi duruyor. İnsan, geleceği düşünemediği için değil, geleceği hissedemediği için bağımlı olur.
Geleceksizlik, bireyleri ve toplumları derinden etkiliyor. Zaman daralıyor; gelecek bir yıl sonrası değil, birkaç saat sonrası olarak yaşanıyor. Dayanmak zorlaşıyor. Boşlukta kalmak mümkün olmuyor. İnsan bir şey yapmadığında düşecekmiş gibi hissediyor. Bu yüzden sürekli meşgul olma hâli yaygınlaşıyor: ilişkiyle, tüketimle, ekranla, bedenle. Gelecek olmayınca yas da olmuyor; kayıplar tutulmuyor, birikiyor. Ortaya çıkan şey büyük patlamalar değil, sessiz bir çöküş: içeride dolaşan, adı konamayan bir eksiklik.
Toplum düzeyinde ise geleceksizlik, programın yerine kriz yönetimini koyar; vaatlerden çok anlık rahatlatıcı çözümlerle oyalanır kitleler. Umuttan ziyade korkular üzerine siyaset yapılır. Bu yüzden gelecek anlatısı olmayan toplumlarda güvenlik, beka, tehdit dili kalıcılaşır.
HİKÂYE
Ama belki de asıl can alıcı nokta, geleceğin çözümden ya da umuttan daha çok hikâyeye ihtiyaç duyması. Gelecek yoksa, hikâye de yok. Hikâye deyip geçmemek lazım. Hikâye, yaşananı, henüz tamamlanmamış olsa bile, zamana bağlıyor. Psikanalitik olarak hikâye, yalnızca anlatı değil; ruhsal sürekliliğin biçimi. Paul Ricoeur’ün işaret ettiği gibi anlatı, zamanı insan için yaşanabilir kılıyor. Başlangıcı, ortası ve sonu olan şey, yalnızca olaylar değil; öznenin kendisi. Hikâye kurulamıyorsa, deneyim dağılır; olan biten şeyler yaşansa da hayata dâhil edilemez, eksik kalır.
Bu yüzden geleceksizlikte asıl kayıp, “iyi bir son” ihtimali değil; devam edebilecek bir anlatının kaybedilmesi. İnsan geleceği umut ettiği için değil, hikâyesinin henüz bitmediğini hissettiği için taşır. Hikâye kesildiğinde, çözüm de umut da tek başına işlevsiz kalır; çünkü ikisi de ancak bir anlatının içinde anlam kazanır.
Ama bu yaşanılan geleceksizliğin de bir hikâyesi var. Bütün bu olayları, insanları birbirine bağlayacak bir hikâye… Geleceksizlik olayların ağırlığından değil, olayların birbirine eklenememesinden doğar. Dağılmış zamanı yeniden dikecek zaman terzileri.




