Çocuk Bayramı 23 Nisan’da kürsülerden kutlamalar yükselirken, sanayi sitelerinde çocukluk 12 saatlik mesailere kurban ediliyor. Oto sanayinden konuştuğumuz 3 çocuk işçi MESEM ve kayıt dışılık kıskacındaki yüz binlerce çocuk işçinin hayatını özetledi.
Eylem Nazlıer
[email protected]
Bugün 23 Nisan. Okullarda törenler yapılırken, oto sanayide çocuklar çalışmayı sürdürüyor. İstanbul’daki bir sanayi sitesinde görüştüğümüz üç çocuk işçi de henüz 15 yaşında. Biri Mesleki Eğitim Merkezi (MESEM) kapsamında çalışıyor, diğer ikisi ise kayıt dışı.
Görüşme için önceden haberleştiğimiz bir dükkana giriyoruz. Çocuklarla konuşulmuş, zaman ayarlanmış. Ustanın gözünden uzak kalabilmek için dükkanın üst katına çıkıyoruz. Merdivenleri tırmanırken aşağıdan gelen metal sesleri ve yağ kokusu eşlik ediyor.
Çocuklar konuşmaya başlarken temkinli. Çalıştıkları yerleri anlatırken patronlarını övüyor, mevcut koşullara dair eleştiriden özellikle kaçınıyorlar. Ancak daha önce çalıştıkları yerlerden söz ederken daha rahatlar. Dikkat çekmemeye çalışarak yanımıza geliyorlar; ellerindeki yağ ve kir izlerini saklama refleksi neredeyse hepsinde ortak. İlk olarak Yusuf geliyor.
MESEM kapsamında çalışan çocukların karşı karşıya kaldığı riskler de ağır. Bugüne kadar en az 17 çocuk işçi hayatını kaybetti. Yusuf da bu sistem içinde çalışan çocuklardan biri. 15 yaşındaki Yusuf, 12 yaşında yaz tatillerinde başladığı sanayi işine bugün tam zamanlı devam ediyor. MESEM kapsamında haftanın bir günü okula gidiyor, kalan günlerde oto elektrik işinde çalışıyor.
‘12 saat çalışıyoruz, alışsam da çok zor’
Yusuf, çalışma koşullarını anlatarak söze başlıyor: “Her işin zorluğu var. Zor yanları çok ama artık bana zor gelmiyor. 3 yıldır çalışıyorum. İlk zamanlar yaz tatilinde, okuldan sonra; şimdi de MESEM kapsamında tam zamanlı çalışıyorum. 12 saat çalışıyoruz. Ne kadar alışsam da çalışma saatleri çok uzun abla. Yaşı büyük biri de bu saate zor dayanır.
‘MESEM’in tek iyi yanı bir gün bir saat fazla uyumak’
Yusuf’un eğitimi ise haftada bir günle sınırlı: “MESEM’e gidiyorum. Haftada bir gün okul var. Matematik, edebiyat görüyoruz ama zor. Beş gün çalışıyorum, bir gün okula gidiyorum. Hoca ‘şunu yap’ diyor, ödev veriyor ama zaman olmuyor. Yorgun oluyorsun, kafa da almıyor.”
MESEM kapsamında haftada 4 gün çalışması gerekirken 5 gün çalıştırıldığını ve günde 12 saat çalıştığını anlatan Yusuf, “Saat 9’da okul başlıyor. Ben de 8’de evden çıkıyorum; işe ise 8’de geliyorum” diye anlatıyor. Yusuf, okula gittiği günün tek iyi yanının bir saat fazla uyuyabilmek olduğunu söylüyor, bunu gülerek dile getiriyor.
‘Esenyurt dışından başka bir yer bilmiyorum’
Günde yaklaşık 12 saat çalışan Yusuf’un molası yok: “Yemek yiyip hemen işe başlıyoruz. Çay molası da yok. Çayı mesela doldurduktan sonra kenara koyuyorsun; çalışırken arada bir, oradan her geçtiğinde bir yudum alıyorsun.”
Haftalık 4 bin lira kazandığını söyleyen Yusuf, kazancını ailesine veriyor. Ailesi kirada yaşıyor ve aylık 16 bin lira kira ödüyor. Yusuf’la sohbetimiz kısa sorular ve net yanıtlarla ilerliyor. İki kardeşler. Kardeşinin okumasını özellikle istiyor. “Peki sen neden okumadın?” diye soruyorum. “Benim kafam ders almıyordu,” diye yanıtlıyor. Kendisine ait bir alanı yok. Bir gün izninde ne yaptığını sorduğumda ise hayatının sınırlarını anlatıyor: “Genellikle evdeyim. Bu aralar havalar soğuk. Isınınca arkadaşlarımın yanına gidiyorum. Mahalleden arkadaşlarla. Bir şey yapmıyoruz, oturuyoruz.”
“Nerede oturuyorsunuz?” sorusuna ise Yusuf şöyle yanıt veriyor: “Sokakta, parkta oturuyoruz. Bir kafede oturmaya paramız yok, o kadar para yok.” Arkadaşlarıyla dışarıda yemek yemeye gitmişliği yok. “Esenyurt’tan başka bir yer bilmiyorum,” diyor. Şehrin turistik yerlerini soruyorum. “Babam bir aralar Laleli’de çalışıyordu. O zamanlar onun yanına gittiğimde oralara gidiyordum,” diye anlatıyor. “Tatile gittin mi?” diye soruyorum. “Evet, gittim. Memlekete gittim, Ağrı’ya,” diye yanıtlıyor. “Denizi gördün mü hiç?” “Gördüm.” “Peki yüzmek için denize girdin mi?” “Hayır. Buralarda, bir kere gittim,” diyor. Denizi görmüş ama içine girmemiş; uzaktan bakmakla yetinmiş. Tatil dediği ise kısa bir memleket yolculuğundan ibaret.
Hastalandığında çalışmaya devam ediyor
“Hayalin ne?” sorusuna net cevap veriyor Yusuf: “Kendime bir dükkan açmak. İşi tam öğrenmek istiyorum. Çıraktım, kalfa oldum. Para biriktiriyorum. Açarsam kendi işim olur, daha rahat olurum. Çıraklara iyi davranırım, küfür etmem.” Sanayide uzun saatler çalışan Yusuf, hastalandığında da çalışmaya devam ediyor: “Dün akşam boğazım ağrıyordu. Bir tane ilaç içtim, geçti.”
Günün sonunda dinlenmeye pek vakti kalmadığını söyleyen Yusuf, “Bazen iş çıkışında dedemlere gidiyorum. Yemek yiyoruz, çay içiyoruz. Sonra eve gidip banyo yapıyorum. Kafamı yastığa koyduktan on dakika sonra uyuyorum. Telefona bakmaya bile fırsatım olmuyor. “
Sabahları artık kendi başına kalkıyor: “Eskiden annem kaldırıyordu, uyanamıyordum, geç kalıyordum. Şimdi alıştım, saatimi kendim kuruyorum.” Kış aylarında sanayide çalışmanın zorluğunu da anlatıyor: “Kalın giyiniyoruz ama öyle çalışmak zor. Hareket etmek gerekiyor. İçeride soba var, arada gidip ısınıyoruz. Bazen dışarıda çalışırken ıslanıyoruz. Usta da ‘git kurulan’ diyor.”
Boş zaman alışkanlıkları neredeyse yok: “Tiyatroya bir kere gittim. Sinemaya hiç gitmedim. Amcam çağırdı ama yorgun olduğum için gitmedim.” Eskiden futbol oynadığını söylüyor: “İyi oynuyordum ama bıraktım. Vaktim yok. Büyüdüm de 15 yaşındayım artık.”
Yusuf anlatıyor: “Sanayide 12-13 yaşında çalışanlar da var. Buradaki çocuklarla aram iyi; hepimiz birbirimizin halinden anlıyoruz. Bazıları ustalarının, patronlarının kötü olduğunu anlatıyor; küfür ettiklerini, azarladıklarını söylüyorlar. Çocuklar olarak kendi aramızda da iyiyiz; birbirimize iyi davranıyor, her gün selamlaşıyoruz.”
‘Kendimi çocuk olarak görmüyorum’
23 Nisan’ın onun için ne ifade ettiğini ise şöyle anlatıyor: “Eskiden bayram denince mutlu olurdum. Şimdi normal bir gün gibi. Çalışıyorum. Diğer günlerden hiçbir farkı yok.” Kendini çocuk olarak görmediğini de ekliyor: “Artık kendimi çocuk yerine koymuyorum. Çalışırken kimse çocuksun demiyor. 23 Nisan’da da demeyecek büyüdüm abla ben bir kere sanayiye girersen yaşıtlarından en az 10 yaş büyüksün.”
‘Çocuksun ya, köle muamelesi yapıyorlar’
Yusuf’un patronu çağırınca sohbet yarım kalıyor. Ardından Eren ve Uğur geliyor. İkisi de birbirini tanıyor. Bu çocuklar da 15 yaşında ve 13 yaşında başlamışlar sanayide çalışmaya.
Eren, lise 1’e kayıt yaptırdığını ama okula gitmediğini anlatıyor. “Doğduğumdan beri arabaları çok seviyorum. Ben de baktım sanayi bana göre. Okumaktansa araba tamircisi olmak daha çok hoşuma gidiyor” diyor. Şu an çırak. Daha önce çalıştığı yerleri anlatırken daha rahat konuşuyor: “Küfür normal olmuş. Ama eskiden çalıştığım yer çok çalıştırıyordu. Umurlarında değildi. Sen çocuksun, yapar mısın yapamaz mısın bakmıyorlar. Çocuk muamelesi değil, köle muamelesi yapıyorlardı.” Bugün çalıştıkları yer için daha temkinli konuşuyor çocuklar. Ama geçmişte yaşadıkları ağır çalışma koşulları, anlattıkları her cümlede kendini belli ediyor.
Eren’in haftalığı yaklaşık 3 bin 500 lira. Sigortası yok. “Evimiz kira. Babam inşaatta çalışıyor ama düzenli değil. Abim fabrikaya girdi. Üç kardeşiz, bir kardeşim okuyor” diye anlatıyor. Hastalandığında ise babasının sigortasından yararlanıyor.
‘Büyük hayallerim yok’
Kendi hayatını tarif ederken beklentisini düşük tutuyor Eren, “Güzel bir yaşantım olsa yeter. Kendime ait bir araba olsun isterim. BMW, Mercedes gibi şeylerde gözüm yok. Dükkan açmayı isterim ama hayal gibi geliyor. Çalışıp para kazanmak daha mantıklı. Ben garanticiyim.”
Tiyatroya hiç gitmemiş. Sinemaya sadece ilkokulda, okul götürdüğünde gitmiş. Mahallesinde etkinlik olmadığını söylüyor. İzin gününde bir arkadaşıyla dışarı çıkıyorlar ama kafe fiyatları nedeniyle oturmak bile lüks: “Bir çay içerken bile düşünüyorum. Tatlı 300 lira olmuş. Onun yerine gezmeyi tercih ediyoruz.” Günde yaklaşık 12 saat çalışıyorlar. Eve gidince yemek, kısa bir dinlenme ve uyku. Sanayiye girdikten sonra çocukluğa dair alışkanlıklar da bitmiş: “Bir, bir buçuk senedir hiç top oynamadım.” Sabah erken kalkmak için her gün 21.30’da uyuduğunu söylüyor.
‘Çocuklar çok çalışmasın yeter’
23 Nisan yaklaşırken sorulan soruya verdiği yanıt çarpıcı: “Benim için bir şey fark etmiyor. Çocukların bayramı ama ben çocuk değilim artık. Kendimi 35 yaşında hissediyorum. Bedenen çocuğum ama ruhum çok yaşlı.”
Ama 23 Nisan için dileği net: “Cumartesi tatil olsa çocuklar için, çok mutlu oluruz. Çalışma saatleri 12’den 8 saate düşsün. Yasak gelsin. Çocuklar çok çalışmasın yeter.”
‘Yatağa girince hemen sızıyorum’
Uğur 15 yaşında; üç ay sonra 16’sına girecek ve üç yıldır sanayide çocuk işçi olarak çalışıyor. “İşimiz çok ağır abla” diyor ve ardından ekliyor: “Yatağa girdiğimizde hemen uykuya dalıyorum. Sabah uyandığında da yorgun uyanıyorsun. Zamanla alışıyorsun bu düzene ama yine de zor. Bedenen yoruluyorsun. Eve gidince direkt sızıyorsun.” Onun için gün, işten sonra başlayan bir hayat değil. İşten sonrası sadece ertesi güne hazırlanmak: “İlk önce yemek yiyorum. Biraz televizyona bakıyorum, bazen bilgisayara bakıyorum. Sonra yatıyorum. Zaten hemen uyuyorsun. 9-10 gibi. Sabah yine işbaşı.” Bu tekrarın içinde ne dinlenmek var ne de çocukluğa ait bir boşluk.
‘Gezdim diye saydığım yerlerin hepsi işti’
İstanbul’da nereye gittiğini sorduğumda saymaya başlıyor: “Avcılar’a gittim, Kadıköy’e gittim, Sarıyer’e gittim, Bakırköy’e gittim…” “İstanbul’u gezmişsin” dediğimde gülümsüyor. O gülümsemenin içinde bir düzeltme var: “Yok abla. Oralarda da çalışıyordum.”
Uğur anlatıyor: “Annem de babam da okumamı çok istiyordu ama ben okumak istemedim. Okuyan abileri, ablaları gördüm, kendime bir gelecek göremedim. Dedim ki bunca sene okuyacağım, iş bulamayacağım. En azından sanayiye girer iş öğrenirim.” Arkadaşlık, sosyalleşme, birlikte vakit geçirme… Bunlar Uğur’un hayatında oldukça sınırlı: “İnternet kafede buluşuyoruz.” Sevgilisi olup olmadığını sorduğumda verdiği cevap, çocukluğun nasıl yer değiştirdiğini gösteriyor: “Yok abla. Vakit ayıramam ki.”
Uğur’un hayalleri gösterişli değil. Aksine, oldukça sade: “Birkaç sene çalışıp paramı biriktirsem, usta olsam, dükkan açarım. Evim olsun, arabam olsun.” Sanayiye gelen lüks araçları her gün görüyor ama kendini o dünyanın içinde kurmuyor: “TOFAŞ olsun benim olsun yeter. Ayağımı yerden kessin.”
Aylık yaklaşık 16 bin lira kazandığını söylüyor. Denetimler nadiren geliyor. Geldiğinde ise herkes rolünü biliyor: “Çalışmıyoruz gibi yapıyoruz. Saklanıyoruz. Çoğu kişi saklanıyor.” Aynı yaş grubundaki çocuklarla dayanışma olup olmadığını sorduğumda kısa bir cevap veriyor: “Herkes kendine.”
Küfür, azar, sert dil ise gündeliğin bir parçası: “Çok küfür ediyorlar. Alışıyorsun.”
Türkiye’de çocuklar neler yaşıyor?
- İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi verilerine göre, son 13 yılda en az 852 çocuk işçi çalışırken hayatını kaybetti. 2025 yılı ise çocuk işçi ölümlerinde artışın en yüksek olduğu dönemlerden biri oldu. Aynı yıl içinde 94 çocuk işçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi.
- Şimdiye kadar MESEM kapsamında çalışan en az 18 çocuk çalışırken hayatını kaybetti.
- Eğitim Reformu Girişiminin (ERG) 2025 eğitim izleme raporuna göre, Türkiye’de en az 1 milyon 471 bin 694 çocuk örgün eğitim dışında kaldı. Lise çağındaki çocukların yüzde 8.6’sı okula devam etmiyor.
- Kız çocuklarında okul terkinin arttığı il sayısı 7’den 11’e yükseldi. Ayrıca 273 bin 557 çocuk açık öğretime kayıtlı bulunuyor. Açık liseye geçen öğrenci sayısı son bir yılda yüzde 30 arttı.
- OECD verilerine göre Türkiye’de her 5 çocuktan 1’i yeterli beslenemiyor, her 4 çocuktan 1’i okula aç gidiyor. 8 milyondan fazla çocuk yoksulluk riski altında yaşarken, yaklaşık 2 milyon çocuk derin yoksulluk içinde bulunuyor. 15 yaş altındaki her 3 çocuktan 1’i düzenli olarak et, tavuk veya balık tüketemiyor.
- Adalet Bakanlığı verilerine göre; 1 Aralık 2025 itibarıyla cezaevlerinde toplam 4 bin 666 çocuk bulunuyor. Bu çocukların 1259’u hükümlü, 3 bin 407’si ise tutuklu.
- CHP’li Suat Özçağdaş, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in bakanlığı boyunca, okullarda tespit edebilen 37 kişinin hayatını kaybettiğini bildirdi. 2026 yılının ilk 4 ayı içerisinde okullarda en az 16 şiddet ve silahlı saldırı olayı yaşandı.




