Ahmet Yaşaroğlu
Dünya 2026’ya hızlı başladı! Venezuela’ya ABD operasyonu ve Maduro’nun kaçırılması, büyük bir pervasızlıkla sıradakilerin açıklanması, Trump’tan ABD ve dünyayı yönetme ölçütü olarak “Benim ahlakım ve vicdanım” çıkışları peş peşe geldi. Böylece liberaller ve sermaye ideologları tarafından yerin yedi kat dibine gömülen emperyalizm yeniden tartışılmaya başlandı. Ama bu kez tartışma sadece emperyalist devletlerin bağımlı ülkeleri sömürmesi ve yöntemleri üzerine değil. Doğrudan emperyalist blok ve onun askeri, politik örgütü olan NATO içinde! Buna vesile olan da Trump’ın Grönland üzerine olan açıklamaları.
Trump “Grönland’a öyle ya da böyle sahip olacaklarını” ilan etti. Öyle ya da böyle ile kastettiği askeri yol, o olmazsa satın alma biçimi. Yani alıcı silahını karşısındakinin kafasına dayıyor ve malını bana satacaksın diyor. Ya satmazsa? O zaman işgalle alacağım diyor. Grönland Danimarka’ya ait bir büyük ada ve özerk bir yönetime sahip. Danimarka ise bilindiği gibi NATO ve AB üyesi bir ülke! NATO’nun ünlü 5. maddesi “NATO ülkelerinden birine saldırı olursa örgütün bu saldırıya kolektif olarak karşılık vereceğini” karara bağlıyor. İki NATO üyesine ilişkin böyle bir durumda ne yapılacağı düşünülmemiş!
Kuşkusuz iki NATO ülkesi arasında böyle bir sorunun çıkması ilk değil. Ortada bir Kıbrıs sorunu var ve Türkiye ve Yunanistan NATO üyesi ülkeler. Üstelik sorunları bundan ibaret de değil. Bir de Ege’de hangi ülkenin kara sularının kaç mil olacağına ilişkin bir sorun var. İki ülke arasında Ege’deki bazı kayalıklardaki köşe kapmaca, havada “it dalaşı” dışında şimdiye kadar doğrudan karşılıklı bir savaş yaşanmadı. Türkiye ve Yunanistan ne de olsa büyükler tarafından kontrol altında tutulabilen ülkelerdi. Ama ABD ve NATO’nun şimdiki sorunu bunları aşıyor ve doğrudan dünyanın paylaşımına bağlanan genel bir sorun olarak şekilleniyor.
Nedeni de şu: İlk olarak ABD emperyalizminin Grönland’a ilgisi bu adanın nadir elementler açısından zengin olması ve bazı enerji kaynaklarının varlığı. İkinci olarak da “kuzey yolu” diye adlandırılan ve özellikle küresel ısınma ile yakın bir dönemde buzların erimesiyle açılacağı ileri sürülen deniz yolu. Bu yol Pasifik kıyıları ile Atlantik kıyıları arasında seyahat süresini neredeyse 3’te 1 oranında kısaltıyor. Yani Çin malları Avrupa ve Atlantik’te kıyısı olan ülkelere daha kısa zamanda ulaşacak! Bu yanıyla stratejik önemi olan bir ticaret yolu.
Burada emperyalizmin iki klasik özelliği belirgin olarak öne çıkıyor. Bunlardan birisi geleceğe yönelik olarak mümkün olduğunca fazla toprağı -değerli madenler, kaynaklar vb. olabilir, buralar bir nedenle önem kazanabilir vb.- ilhak etmek. Diğeri de geçiş ve ticaret yollarına egemen olmak. Bu iki olgu sadece buraları ele geçiren emperyalist ülkeye avantaj sağlamıyor, aynı zamanda rakip emperyalist ülkelerin gelişimine darbe vurma olanağı da sağlıyor. Emperyalizmin jeostratejisi işte böyle işliyor.
ABD karşısındaki asıl rakip emperyalistin kim olduğu ise artık genel olarak biliniyor. Bu rakip Çin ve çok hızlı bir biçimde gelişti ve bu gelişimini sürdürüyor. Ama Çin şu anda askeri olarak ABD ile boy ölçüşecek durumda değil ve zamana ihtiyaç duyuyor. Diğer taraftan ABD de Çin’le doğrudan karşı karşıya geleceği askeri bir çatışmayı şimdilik istemiyor. Hesaplaşma diğer alanlarda olmalı ve kontrolden çıkmamalı! Diğer taraftan ABD ve Çin’le ekonomik olarak olmasa bile askeri olarak boy ölçüşebilecek, zengin doğal kaynaklara sahip Rusya var. ABD artık Avrupalı emperyalist güçleri de rakip güç olarak görüyor ve onların olası gelişme yollarını da tıkamak istiyor. Yani Grönland sorunu için ABD tarafından Çin, Rusya öne sürülse de sadece onlarla sınırlı bir sorun değil.
Ancak emperyalizmin dünyasında tüm çelişkileri kontrol altında tutmak, olası gelişmeleri öngörmek olanaklı değil. Dünya, altında nükleer silahların bulunduğu adeta bir barut fıçısının üzerinde oturuyor ve atılan her adım silahları daha yıkıcı hale getirmek üzerine. Hangi kıvılcımın veya provokasyonun büyük bir ateşi tutuşturacağını kestirmek neredeyse olanaksız durumda. Avrupa’nın eski emperyalist güçleri de kaybolan ve renkleri solan cennetlerini tekrar canlandırmanın yolunu ise savaş kışkırtıcılığında arıyorlar. Kısacası karşılıklı çıkarların, çelişkilerin sertleştiği, emperyalist devletler arasındaki rekabetin iyice kızıştığı bir dönemden geçiyoruz.
Uluslararası işçi sınıfı ve emekçi halklar elbette çözümsüz ve çaresiz değiller. Onların hareketleri bu dönemde zayıf olsa da, bugün gözlerinin önünde olup biten her şey onların bilincini, uyanıklığını geliştirip güçlendiren bir rol oynuyor. İran’da işçiler arasında yerli gericiliğe ve emperyalizme karşı bu uyanışın ilk işaretleri görülmeye başlandı. Emperyalizm tüm çıplaklığı ve pervasızlığı ile dünya halklarının tepesinde. Kapitalist sistemin bu gidişatı geri çevirebilecek hiçbir imkanı bulunmadığı gibi, ürettiği tek şey bu çelişkileri sürekli üretmek, daha da azgınlaştırmak, yıkıcı hale getirmek. Sadece uluslararası işçi sınıfı ve emekçi halklar bu gidişi durdurabilir, büyük yıkıma engel olabilir. Çare örgütlenmekte ve mücadeleye atılmakta, kapitalist, emperyalist sistemin temellerini ortadan kaldırmak ve sömürünün, sınıfların olmadığı yeni bir dünya kurmakta. Bu mücadelenin gelişip, güçlenmesi gerekiyor.




