Yusuf Karadaş
Rojava’daki özerk yönetim ve SDG (Suriye Demokratik Güçleri) ile yaşadıkları sorunlar bir yandan Erdoğan iktidarının bölge (Ortadoğu) politikası ve Kürt sorununda başlatılan sürecin gidişatı ve öte yandan onunla iş birliği halindeki Şam’daki geçici HTŞ yönetiminin kaderinin çizilmesi bakımından belirleyici bir konumda bulunuyor. Dışişleri Bakanı Fidan ve HTŞ Lideri Colani’nin geçtiğimiz hafta yaptıkları açıklamalar, Türkiye ve Suriye yönetimlerinin bu konuda dengeleri kendi lehlerine çevirmek için nasıl bir politikaya izleyeceklerinin işaretlerini veriyor.
Fidan, İtalya’nın başkenti Roma’da katıldığı bir konferansta Türkiye’ye yönelik tehdit vurgusu eşliğinde “Şu anda Türkiye, Irak ve İran’dan çok sayıda PKK üyesinin YPG ile birlikte çalıştığını görüyoruz. Onlar Suriye için orada değiller, bize karşı savaşmak için oradalar(…) şu an hem Şam’a hem de YPG’ye kendi sorunlarını çözmeleri için şans tanıyoruz(…) Eğer işler kötüye giderse (askeri müdahale dışında) başka bir alternatif kalmayabilir” açıklamasını yapıyordu.
Suriye’deki geçici yönetimin başında bulunan Colani de, El İhbariyye kanalında yaptığı açıklamalarda “Eğer Suriye’nin kuzeydoğusu bir tür bölünmeye giderse, Irak ve Türkiye ciddi zarar görür” diyerek Türkiye’nin olası müdahalesine zemin hazırlamakla kalmıyor, Rojava’daki özerk yönetimin ve SDG’nin Suriye’de ademimerkeziyetçi bir yönetim modeli talebine karşı da “SDG, Kürt bileşenlerinin tamamını temsil etmiyor ki buranın bölgesel sesi olduğunu iddia edelim” diyerek bu yönetim modeline bir kez daha kapıları kapatıyordu.
Görüldüğü gibi Fidan ve Colani’nin açıklamaları sadece birbirini tamamlamakla kalmıyor, aynı merkezden planlanmış bir politikanın unsurları olarak da anlam kazanıyor.
Fidan’dan başlayalım…
Fidan’ın “Şu an hem Şam’a hem de YPG’ye kendi sorunlarını çözmeleri için şans tanıyoruz” açıklamasının ne anlama geldiği biliniyor. Erdoğan iktidarı çözümden SDG’nin dağıtılmasını ve özerk yönetimin elindeki yetki ve kaynakları HTŞ yönetimine devretmesini anlıyor. İslam İşbirliği Teşkilatı ve Arap ligi olağanüstü zirvesine katılmak için Katar’a giden Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da burada Colani ile yaptığı görüşmede “SDG’nin 10 Mart anlaşmasına riayet etmesinin önemli olduğu”nu söylemesi, çözümden anlaşılan şeyin SDG’nin HTŞ yönetiminin dayatmalarına teslimiyeti olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor.
Fidan’ın açıklamasının asıl dikkat çekici noktası, Türkiye’nin Rojava ve SDG’ye müdahale gerekçelerinin başında yer alan “PKK ile YPG/SDG’nin Türkiye’ye karşı iş birliği halinde olduğu” iddiasını yeniden öne çıkarmasıydı. Çünkü bu iddia, PKK’nin silah bırakması ve kendini feshetmesi temelinde Kürt sorununda başlatılan sürecin de gidişatı bakımından ciddi soru işaretlerine yol açıyor.
Bu açıklamalara bakarak Kürtlerin Suriye-Rojava’da bir statü sahibi olmasını bile tehdit olarak gören/gösteren Erdoğan iktidarının ‘süreç’ten beklentisinin Kürt silahlı güçlerinin tasfiyesinin ötesine gitmediği, Kürtlerin ulusal-demokratik hak ve taleplerini gündemine dahi almadığını anlamak zor değil. Bağlı olarak, Rojava’ya olası bir müdahalenin bu sürecin sonunu getireceğini de…
Elbette Erdoğan iktidarının önceliği bu sürecin devam ettirilmesi. Çünkü hem bölgedeki yayılmacı emelleri ve hem de iç siyaseti kendi çıkarları temelinde dizayn edebilmek için bu süreci devam ettirmeye ihtiyaç duyuyor. Bu nedenle Fidan’ın söylediği gibi SDG ve Kürtlerin HTŞ yönetimi ile “uzlaşması”nı istiyor.
Kuşkusuz istenilen şartlarda bir “uzlaşma” için HTŞ yönetiminin Kürtlere kendi taleplerini kabul ettirebilmesi gerekiyor, ki HTŞ’nin Suriye’de kendi egemenliğini sağlayabilmesinin yolu da buradan geçiyor.
Bu noktada HTŞ ve Colani üzerinden hangi politikanın uygulanmaya çalışıldığına daha yakından bakabiliriz.
Colani, açıklamasında Kürtlerin özerkliğini “bir tür bölünme” olarak gösteriyor ve bunun Türkiye için tehdit yaratacağını söylüyor. Dolayısıyla Erdoğan yönetiminin politikasıyla uyumlu bir şekilde Kürtlerin özerkliğini kabul edilemez gördüğünü ortaya koymakla kalmıyor, bu talebe karşı daha önce Erdoğan, Bahçeli ve Fidan tarafından dile getirilen müdahale tehdidine kapıları sonuna kadar açıyor.
Son günlerde HTŞ yönetimine bağlı güçler ile SDG arasında Halep kırsalında birçok çatışma haberinin gelmesi de gerilimin tırmandırılması ve bu tehdidin büyütülmesi hesabından bağımsız değil.
Ancak Colani’nin açıklamaları, hesaplarının gerilimin tırmandırılması ve müdahale tehdidinden ibaret olmadığını da gösteriyor. Colani, bir yandan özerk yönetimin bulunduğu Suriye’nin kuzeydoğusunda Arapların nüfusun yüzde 70’ini oluşturduğunu ve öte yandan da SDG’nin de bütün Kürtleri temsil etmediğini söylüyor.
Bu açıklama, SDG ve özerk yönetime karşı nasıl bir planın devreye sokulmak istendiğini de ortaya koyuyor. Bir yanda tıpkı Süveyda’da özerklik ilan eden Dürzilere karşı “Arap aşiret güçleri” adı altında cihatçı grupların kullanılması örneğinde olduğu gibi Arap-Kürt çatışması kışkırtılarak özerk yönetimin kontrolü sağlayamaz hale getirilmesi amaçlanıyor. Öte yandan Colani, SDG’nin bütün Kürtleri temsil etmediğini boşuna söylemiyor, bu söylem üzerinden Kürtlerin bölünmesine yönelik bir politika geliştirilmeye çalışılıyor.
Colani yönetimi, Kürtleri bölme politikası doğrultusunda Suriye’de Barzani’nin politik ekseninde yer alan Kürt parti ve gruplarının oluşturduğu ENKS’den (Suriye Kürt Ulusal Konseyi) bir heyeti Şam’a davet etti. Suriye Kürtleri (PYD’nin başını çektiği PYNK-Ulusal Birlik Partileri ve ENKS) arasında 26 Nisan’da yapılan ‘Kürt Birliği ve Ortak Tutum Konferansında Şam’daki HTŞ yönetimiyle yapılacak görüşmelere Kürtlerin ortak heyetlerle katılması kararı alındığı halde ENKS temsilcileri Colani’nin davetini kabul edeceklerini açıkladılar. ENKS yöneticileri daha önce alınan kararı çiğneyerek aldıkları bu kararı nasıl gerekçelendirmeye çalışırlarsa çalışsınlar, bu görüşmelerin Colani ve HTŞ yönetimi tarafından SDG ve özerk yönetimin bütün Kürtleri temsil etmediği propagandasının aracı olarak kullanılacağına şüphe yok. ENKS’nin bu kararı almasında yakın ilişki halinde oldukları Irak Kürdistan Bölgesi’ndeki Barzani yönetimi ve Türkiye’deki Erdoğan iktidarının belirleyici bir rolü olduğunu tahmin etmek zor değil.
Bir yandan Rojava’da özerkliği yetersiz görüp federasyon isterken, özerkliği bile “bölünme” olarak gören ve Kürtleri bölerek kendi politikasını uygulamaya çalışan Colani’ye koşa koşa gitmeleri, ENKS ve temsil ettiği siyasi çizginin kimlere/hangi çıkarlara hizmet ettiğini gösteriyor.
Ancak uzunca bir süredir Barzani tarafından desteklenmesine ve Suriye iç savaşı sürecinde Erdoğan iktidarına bağlı “muhalefet koalisyonu” içinde yer almasına rağmen ENKS’nin halk arasında çok sınırlı bir desteğe sahip olması, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da üzerinden yapılacak hesapların başarı şansını oldukça düşürüyor.
Suriye’de Kürtlerin yanı sıra HTŞ yönetimine bağlı cihatçı gruplar tarafından katliama uğrayan Dürzilerin ve Alevilerin de özerklik/federasyon talepli siyasal örgütlenmeler oluşturrmasının ardından, geçtiğimiz günlerde demokratik muhalefetin önemli isimlerinden biri olan Heysem Menna’nın içinde yer aldığı ve demokratik, ademimerkeziyetçi, seküler bir Suriye kurulmasını amaçlayan Suriye Ulusal Bloku kuruldu.
Suriye halklarının demokratik birikiminin temsilcileri güç ve mücadelelerini birleştirme yönünde adım attıkça Erdoğan iktidarı ve Şam’daki geçici HTŞ yönetiminin gerici hesaplarının bozulması da kaçınılmaz hale gelecektir.




