Alan MacLeod “Venezuela’dan kötü haberler: 20 yıllık sahte haber ve yanlış aktarımlar” adlı kitabında ‘haydut devlet’ imajının nasıl oluşturulduğunu incelemişti. Bu yazı, bir rejimin şeytanlaştırılması için medyada rıza üretimi mekanizmasının nasıl işlediğine odaklanıyor.
Siyaset ve diplomasideki olaylara dair kamuoyu tepkisinde medyanın neyi, nasıl aktardığı ve nelerin anlatılıp, anlatılmadığı etkili. Bazen küçük bir tanım tercihi büyük bir yaklaşım farkını ortaya koyuyor. Venezuela Devlet Başkanı Maduro ABD tarafından “kaçırıldı mı”, “ele mi geçirildi”? tartışması bu yüzden önemli. Guardian gazetesi yazarı, siyaset yorumcusu Owen Jones, küresel habercilikte standart belirleyen kuruluşlardan BBC’nin çalışanlarına “Maduro kaçırıldı demeyin” şeklinde bir not paylaştığını iddia etti. Notta, “haberlerimizde ‘ele geçirildi’ kullanımı uygundur” ifadesi dikkat çekiyordu. Bu iddia, yazı hazırlandığında henüz yalanlanmamıştı.
Medyanın tutumu çifte standartların normalleştirilmesinde de kritik öneme sahip. Doğru dürüst seçimlerin bile yapılmadığı, muhalefetin ezildiği diktatörlük, krallık ve emirlikler Batı hegemonyasına uyum sağladıkları ölçüde demokratik performans üzerinden pek sorgulanmıyor. Oysa Venezuela gibi ülkeler söz konusu olunca demokratik değerler müdahaleci tutumun ahlaki zemini oluşturuyor. Dış politika ve medya eleştirisi üzerine çalışan araştırmacı Alan MacLeod “Venezuela’dan kötü haberler: 20 yıllık sahte haber ve yanlış aktarımlar” adlı kitabında bir “haydut devlet” imajının nasıl oluşturulduğunu incelemişti. Bu yazı da MacLeod’un kapsamlı çalışması ışığında bir rejimin şeytanlaştırılması için medyada rıza üretimi mekanizmasının nasıl işlediğine odaklanıyor.
BATI ANA AKIMINDA “RIZA ÜRETİMİ”
Hugo Chavez’in 2013’te hayatını kaybetmesiyle iktidara gelen Maduro’nun muhalefeti baskı altına alıp seçim usulsüzlükleri yaptığına dair iddialar, bu yönetimin meşruiyetini sarstı. Peki Venezuela’nın Batı’da “haydut rejim” muamelesi görmesinin gerçek nedeni salt Maduro yönetiminin otoriterleşmede “turbo moda” geçmesi miydi? Pek değil; hikâye eskiye dayanıyor.
Geçmişe bakınca Venezuela “rahatsızlığının”, 1998’de Hugo Chavez’in iktidarı uzun yıllardır ülkeyi yöneten seçkinler koalisyonundan almasıyla başladığını görmek mümkün. Chavez’in ülkenin zengin petrol gelirlerini halka dağıtmak üzere ABD’nin imtiyazlarına darbe vurması Washington için yeterince tatsızken bir de Bolivya, Ekvador, Nikaragua ve Arjantin’de birbiri ardına gelen sol iktidarlara ideolojik desteğin yanı sıra ucuz petrol ile ekonomik destek sunması, bu ülkedeki Bolivarcı rejimi hedef tahtasına oturttu. Öyle ki Chavez’i devirmek için 2002 yılında girişilen darbe dahi Batı’da yaygın olarak muhalefetin demokrasi mücadelesi olarak anlatıldı. Bunda dünyadaki söylemin çerçevesini belirleyen ana akım ABD ve Britanya medyasının önemli payı vardı.
Alan MacLeod, medyanın tutumunu İtalyan düşünür Gramsci’nin hegemonya kavramı ile ABD’li Edward Herman ve Noam Chomsky’nin rıza üretimi çalışmalarına atıfla inceledi. Gramsci’ye göre iktidar, salt kaba kuvvetle değil, hegemonya yoluyla; yani okul, dini kurumlar, ve medya gibi kültürel araçlarla toplumun rızası üretilerek sürdürülüyordu. Medyada rıza üretimini inceleyen Herman ve Chomsky, haberlerin devlet ve şirket çıkarlarına göre sistematik biçimde eğilip büküldüğünü savunuyordu: Sahiplik yapısı, reklama bağımlılık, “resmî” kaynaklara yaslanma, itirazı hizaya sokan baskılar ve sosyalizm/komünizm karşıtlığı filtreleri medyada toplumsal rıza üretimi için devredeydi.
MacLeod’un faydalandığı bir diğer isim ABD’li siyaset bilimci Michael Parenti’ydi. Parenti, Batı medyasının ABD çıkarlarıyla uyumlu olmayan sol iktidarları dörtlü bir mekanizmayla “şeytanlaştırdığını” iddia ediyordu: Bu ülkelerde demokratik ve ekonomik kazanımların görmezden gelinmesi; ezilen yoksul öyküleri yoksa “mağdur zenginler” hikâyelerinin işlenmesi; ABD’nin bölgedeki müdahalelerinin yol açtığı olumsuzlukların sessizlikle geçiştirilmesi; ekonomik sorunların dış baskılarla değil, “sosyalizmin doğası gereği beceriksizliğiyle” açıklanması.
SORUN SADECE “SAĞ MEDYA” DEĞİL
MacLeod 1998-2014 yılları arasında ABD ve Britanya medyasının önde gelen gazetelerinden Venezuela’yla ilgili 501 makaleyi inceledi ve ülkeyi takip eden 27 gazeteci ve akademisyenle görüştü. “Sağ medya yalan söyler” gibi basit bir iddianın peşinde değildi; farklı ideolojileri yansıtan, ama benzer güç merkezlerine bağlı gazetelerin kriz, sol ve dış politika anlatılarında nasıl ortaklaştığını araştırdı. Bunun için ABD’deki siyasal elitler ve küresel medya için gündem belirleyen The New York Times, devlet aygıtı ve dış politika karar vericilerine yakın ana akım medya organlarından The Washington Post, Latin Amerika ve özellikle Küba, Venezuela gibi sol yönetimlere karşı sert ve ideolojik bir yayın çizgisi bulunan The Miami Herald, kendini sol-liberal olarak konumlandırsa da ana akım sınırlar içindeki The Guardian, yine Britanya’daki muhafazakâr elit söylemin kurumsal taşıyıcılarından The Times, adada sağ-muhafazakâr ideolojiyi temsil eden The Daily Telegraph ile görece “bağımsız” bir pozisyonu temsil ettiği düşüncesiyle The Independent’ı seçmişti.
MacLeod’un sistemin işleyişini anlamak için mülakat yaptığı isimler arasında bu kuruluşlarda çalışan gazetecilerin yanı sıra bölge üzerine çalışan akademisyenler de vardı. Ona göre görünüşte farklı habercilik ekollerinden gelmelerine ve farklı ideolojik konumlanışlarına rağmen haber kuruluşlarının yaklaşımları arasında farklardan çok benzerlikler dikkat çekmekteydi. Haberlerin Herman ve Chomsky’nin anlattığı “filtrelerden” geçerek seçkinlerin çıkarlarına göre şekillendirildiğini savunuyordu.
ZAFİYET Mİ, TERCİH Mİ?
Alan MacLeod’un incelediği medya kuruluşları genellikle büyük şirketler veya zengin hissedarların kontrolündeydi ve bu sahipler kendi dünya görüşlerini yansıtan yöneticileri işe alıyorlardı. Onlar da kendilerine “sorun çıkarmayacak” muhabir ve temsilcileri seçiyordu. Gelirleri reklama dayanan medya, küresel şirket çıkarları veya neoliberal ideolojiyi sorgulayan içeriklerden kaçınıyordu. Gazeteciler; hükümet yetkilileri, düşünce kuruluşları ve “uzmanlar” gibi resmi kaynaklara aşırı güveniyor, bu da genellikle resmi görüşün papağan gibi tekrarlanmasına yol açıyordu. Medyayı hakim görüşe uymaya zorlayan resmî tepkiler veya karalamalar, gazeteciler üzerinde baskı kuruyordu. Batılı hükümetlerin “sosyalist” olarak etiketlediği her yapıya karşı otomatik bir eleştirel refleks oluşuyordu.
MacLeod’a göre gazetecilerin geçmişleri ve yaşam tarzları da haberin içeriğini doğrudan etkiliyordu: Genellikle seçkin üniversitelerden mezun olan gazeteciler egemen değerleri paylaşan orta sınıfa mensuptu. Venezuela’nın başkenti Karakas’taki yabancı muhabirler, ağırlıklı olarak hükümeti destekleyen yoksul çoğunluktan izole halde, şehrin zengin ve korunaklı bölgelerinde yaşıyor, çoğunlukla İngilizce konuşabilen muhalif elitlerle temas kuruyorlardı. Farklı kurumlardan gazeteciler aynı sosyal çevrelerde birbirlerinin fikirlerini besleyerek benzer bakış açısını yeniden üretiyordu. Zamanla gazeteler masrafları kısmak için bölgede yerleşik muhabir sayısını da azaltmış, bu da haberlerin uzaktan veya deneyimsiz kişilerce yazılmasına yol açmıştı. İnternet haberciliğiyle artan hız yarışı ve kelime sınırları, gazetecilerin yerleşik anlatıları sorgulamasını zorlaştırarak yüzeysel ve “tık odaklı” haberleri teşvik ediyordu: Karmaşık gerçekler yerine basit, dramatik anlatılar tercih ediliyordu.
SONUÇ: HÜKÜMETLERİN BORAZANI MEDYA
MacLeod’a göre ana akım ABD ve Britanya medyası kendi ülkelerinin dış politikasını takip etme eğilimindeydi; Venezuela’daki gerçekliğin prizmaya girerken, prizmanın mülkiyet, sınıf ve ideoloji gibi farklı yüzeylerinden kırılarak karşı tarafa sadece Batı’nın duymak istediği “kötü haberler” olarak yansıdığını savunuyordu. Batı medyasının Venezuela hakkındaki habercilik zafiyetini sadece bireysel hatalar olarak değil; kurumsal mülkiyet, reklam baskısı ve sosyal sınıf izolasyonunun bir sonucu olan yapısal bir sorun olarak tanımlıyordu.
MacLeod’un ortaya koyduğu bu sistem, sadece Batı medyasındaki söylemi değil, onu standart olarak kabul eden ve kendi haber kaynaklarını geliştiremeyen kuruluş ve habercilerin anlatılarını da etkiliyor. Bu çark salt Venezuela ya da Latin Amerika’ya yönelik haber ve yorumculuk faaliyetinde işlemiyor elbette. Son yıllarda tüm kriz bölgelerinde; Suriye’den Ukrayna’ya, Yemen’den Gazze’ye bu filtreleme mekanizmalarının varlığından bahsetmek mümkün.




