Kur’an’dan Hurafeye Geçiş Aşamaları ve Dini Bozan Mekanizmalar
Tarih boyunca ilahi kaynaklı dinler saf temiz ve basit prensiplerle başlamış, ancak zamanla insanlar tarafından eklenen yorumlar, rivayetler ve kültürel öğeler bu dinlerin özünü gölgeleyebilmiştir. Maalesef buna İslam’ da istisna değildir; Hz. Muhammed döneminde yalnızca vahyin rehberliğinde şekillenen din, sonraki nesillerde Hz. Muhammed adına çeşitli sözler, hurafeler ve eklemelerle karmaşık hale getirilmeye başlanmıştır. Bu sapma süreci belirli aşamalar ve mekanizmalarla gerçekleşir:
İlk Olarak Cehalet ve Bilgisizlik: İlk basamak cehalettir. İnsanlar Yüce Allah’ın kitabını anlamaktan uzaklaştıkça veya doğrudan okuyup anlamak yerine ikinci el bilgiyi yeterli gördükçe, dine sonradan karışan yanlış bilgileri ayırt edemez hale gelirler. Örnek olarak ana dilde okuma olmayan toplumlarda, kulaktan kulağa yayılan uydurma rivayetler din zannedilir. Kur’an’dan kopuk dini bilgi, inanç sistemini zayıflatır ve hurafelere zemin hazırlar. Yüce Allah’ın söylemediği şeylerin din adına söylenir hale gelmesi, zamanla dini “kişileri putlaştırma” ve kutsama bataklığına sürüklemiştir. Bu noktada şirk tehlikesi baş gösterir. Kur’an’ın hatırlattığı üzere Yüce Allah’a ortak koşmak affedilmeyecek bir günah olup, böyle yapanların tüm iyi amelleri tövbe etmezlerse boşa gidecektir.
Taklitçilik- Geleneksel Körlük: Ataların dinine körü körüne bağlılık (taklit) da dini bozan önemli bir faktördür. Bir toplumda belirli uygulamalar nesiller boyu “dindenmiş gibi” yapılageldiğinde, insanlar bunların aslında Kur’an da olmadığını unutur. Kur’an, “Onlara Allah’ın indirdiğine uyun denildiğinde: ‘Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ derler” diyerek bu zihniyeti eleştirir (Bakara 2:170). Tarihte de benzer durumlar çoktur. Yahudilik ve Hristiyanlık’ta, Nebilerin vefatından sonra bazı gruplar Resulullah’ın tebliğinden tatmin olmayıp yeni mezhepler icat etmiş, hurafeler ve efsanelerle orijinal dini bozmuşlardır. Ne yazık ki İslam tarihinde de Resulullah’ın getirdiği Kur’an’ı yeterli görmeyip “din adına” Kur’an’da olmayan ne varsa dinin parçası sayanlar çıkmış; sayısız hadisler uydurulmuş, mezhepler ve tarikatlar kurulmuş, İslam’ı hurafe ve hikâye dinine çevirmişlerdir. Bu süreçte mezar-türbe kültleri, uydurma kutsal günler, 40’lar, 7’ler gibi inançlar, büyü, muskacılık gibi pratikler dinin parçası haline gelmiştir.
Uydurma Rivayetler Olgusu: Dini bozan bir diğer ana mekanizma, uydurulmuş hadisler ve sahte rivayetlerdir. H. Muhammed’in vefatından sonra dini konularda otorite kurmak ya da kitleleri etkilemek isteyen bazı kişiler, Resulullah’a dayandırarak asılsız sözler aktarmışlardır. Bu “hadis” dediğimiz uydurma sözler zamanla halk arasında yayılıp gerçek dinin yerine geçmiştir. İslam tarihi boyunca Kur’an’ da defalarca yapılmaması gerektiği vurgulanmasına rağmen bu şirk hatasına düşülmüş siyasi veya mezhepsel amaçlarla milyonlarca uydurma hadis tedavüle sokulmuştur. Hurafeci din adamları da Kur’an’dan delil gösteremeyecekleri hikâyeleri vaazlarında kullanarak kitleleri etkiler. iblisin dinde tahrifat stratejisi tam da budur. Kur’an’ın “dosdoğru yolu” ile insanları saptıramayacağını bilen şeytan, dini çok iyi bilen bazı kişilerin içinden çıkarak (yani dini çarpıtacak kişileri kullanarak) insanları yoldan çıkartır. Hurafeler bir nevi “tatlı yalanlar” olarak tanımlanmış ve bunların en çok din alanında ortaya atıldığı bellidir. Gerçek dini anlatan sade hakikatler yerine, menkıbelerle süslenmiş yalanlar insanlara daha çekici gelebilmektedir. Doğru dinle kimseyi köleleştiremeyeceğini bilen çıkarcılar, dini kullanarak insanları kontrol altına almak için hurafelerden medet umarlar. Bu şekilde dini otorite kuran kişi veya gruplar, kendi sözlerini Yüce Allah’ın sözlerinin önüne koyar hale gelir. Bir zaman sonra kitleler “hocamız böyle dedi” diyerek Kur’an’ın açık beyanlarını ikinci plana atmaya başlar.
Psikolojik ve Sosyolojik Etkenler: Hurafelerin yerleşmesinde insan psikolojisi ve toplumsal etkenler de büyük rol oynar. Zor zamanlarda dini öğretinin içine bilinçsizce yerleştirilen hurafeler bir tür başa çıkma tepkisi işlevi görür. Örneğin geçmişte veba gibi salgınlarda insanlar, Tanrı’nın gazabından kurtulmak için büyü yapmak, kurban vermek gibi aslında dinlerinde yeri olmayan uygulamalara başvurmuş, böylece yaşanan felaketi anlamlandırmaya ve meşrulaştırmaya çalışmışlardır. Benzer şekilde İslam toplumlarında da kıtlık, savaş, salgın gibi buhran dönemlerinde ortaya atılan hurafeler, “felaketi durduracak gizli formüller” olarak rağbet görmüş ve zamanla geleneksel inançlar haline gelmiştir. Bağnazlık da mekanizmalardan biridir. Bir görüşe veya lidere körü körüne bağlanan kişi, onun hurafelerini de sorgusuz benimser. Manevi boşluk yaşayan, gerçek dinden uzak toplum kesimleri de mistik hurafelere açık hale gelir.
Kolaycılık: Hurafeler çoğu zaman gerçek dindeki disiplinli ibadet ve çabaların yerine, daha zahmetsiz formüller sunar. İnsan nefsine zor gelen, sabır gerektiren hakikatler yerine bir tılsım taşıyarak, bir türbede mum yakarak veya bir hocaya okutup üfleterek sorunlarını halletmek isteyenler çıkabilir. Bu kolay yoldan medet umma eğilimi hurafelerin yayılmasını hızlandırır. Tüm bunlar şirktir.
Bu bahsettiğim etmenler bir arada çalışarak dinin özünün hurafelerle örtülmesi sürecini oluşturur. Önce küçük yorum farkları, sonra kültürel etkiler, ardından bunların din kisvesiyle oturması derken, maksimum birkaç nesil sonra Kur’an’da yeri olmayan birçok inanç ve uygulama “dinin değişmez parçası” sanılmaya başlanır. Maalesef Şirk yoluna ulaşılmış olur. Örneğin, İslam’ın tevhid inancı son derece net olmasına rağmen, zamanla bazı çevrelerde yatırlardan medet umma, evliya türbelerinde adak adama gibi adetler yerleşmiştir. Bir kısım insanlar nazardan korunmak için kurşun döktürme, rüyayı suya anlatma, besmeleyle 41 taş toplama gibi uygulamaları dini bir gereklilik sanmıştır. Dini bu şekilde hurafelerle yeniden şekillendirenler, aslında tarih boyunca değişmeyen bir geleneği sürdürmüştür bu ise “Allah’ın dinini O’na öğretmeye kalkmak.”tır. Aliya İzzetbegoviç’in ifadesiyle “Din hurafeleri yok etmezse, hurafeler dini yok eder.” Gerçekten de eğer bir din, bünyesindeki hurafeleri ayıklamazsa, özellikle genç nesillerin gözünde itibarını yitirmesi kaçınılmazdır. Bugün birçok gencin dinden soğumasının, hatta Allah’a ve dine inanmaz hale gelmesinin sebebi bizzat dinin özü değil, uydurma rivayetler yüzünden dini yanlış anlayan ve yanlış tanıtan dindar görüntülü insanlardır. Çoğu da münafıktır. Bu nedenle hurafeler sadece bireysel sapmalar olmakla kalmaz, dinin toplumsal hayattaki gücünü de kemirerek zamanla inançta kayıplara yol açar. Sonuçta, Kur’an’daki saf din yerine “atalardan kalma gelenek” ve “şeyhlerin masalları” egemen olursa, insanlar hakikati bulamadıkları için büsbütün inançsızlığa sürüklenebilir.
Bu karanlık tabloya rağmen, tarihte her zaman hurafelerle mücadele eden, dini özüne döndürmeye çalışan hareketler de var olmuştur. Kur’an Müslümanlığı denilen anlayış, tam da bu hurafe dolu geleneksel din algısına karşı, yeniden Kur’an’ın aydınlığına dönme çağrısıdır. Öze dönüş hareketidir. Nitekim gerçek İslam bilginleri, “Eğer herkes dinini doğrudan Kur’an’dan öğrenseydi ( Yüce Allah Zuhruf Suresi 44’te ‘Siz bu Kur’an’la sorguya çekileceksiniz’ diye vahyetmiştir), hurafeler barınamazdı” demektedir. Çünkü Kur’an’a arz edildiğinde kandil geceleri, türbe ritüelleri, kırk uçurma, muskacılık vb. gibi binbir saçma adette uygulamanın aslında dinde yeri olmadığı açıkça ortaya çıkar. Kâğıt üzerindeki din ile yaşanan din arasındaki makas bu şekilde ancak Kur’an rehberliğinde kapanabilir. Dine karşı din oluşturulmuştur.
Özetle, hurafelerin dine sızma aşamaları cehalet ve yanlış bilgilenmeyle başlar, gelenek ve taklit ile kökleşir, uydurma rivayetlerle meşrulaşır, otorite eliyle yaygınlaşır ve psikolojik ihtiyaçlarla tatlı bir yalan olarak benimsenir. Bu mekanizmaları bilmek, hem tarihi ibret açısından hem de günümüzde kendi inancımızı muhafaza etmek açısından çok ama çok ciddi bir elzemdir. Din adına uydurulan yalanlar ne kadar tatlı gelse de er geç hakikati bulandırır ve insanı Allah’ın yolundan uzaklaştırır.
Hurafelerin Cazibesi
Birçok insan aklen hurafelerin mantıksız olduğunu bilse bile onlara inanmaktan kendini alamaz. Peki hurafeler insana neden bu kadar tatlı gelir? Bu sorunun cevabı insan psikolojisinde ve duygusal ihtiyaçlarda gizlidir. Hurafelerin ve komplo teorilerinin popüler olmasının altında genellikle belirsiz ve kaotik durumlar karşısındaki rahatsızlık duygusu ve bununla başa çıkma ihtiyacı yatar. Hurafelerin çekiciliğinin başlıca psikolojik sebeplerine gelirsek;
İnsan, hayatındaki belirsizliklerle yüzleşmekte zorlanır ve kontrol duygusunu kaybetmekten korkar. Hurafeler, karmaşık ve öngörülemez olayları sanki belirli bir düzen veya mekanizma varmış gibi açıklamaya çalışarak kişinin kontrol hissini artırır. Örneğin, deprem gibi doğal afetlerin zamanının tamamen tesadüfi oluşu insanı korkuturken, “depremden önce hayvanlar şu şekilde davranır” veya “şu dua okunursa evin yıkılmaz” gibi bilim dışı inanışlar, aslında kişiye sahte de olsa bir kontrol hissi verir. Benzer şekilde, sınava girecek bir öğrencinin “uğurlu kalemi” olduğuna inanması, başarısını kontrol edebildiğini düşünerek stresini azaltır. Araştırmalar da gösteriyor ki, belirsizlik dönemlerinde hurafeler ve irrasyonel inançlar, insanların kaygılarını azaltmak ve geleceğe daha umutla bakabilmek için önemli bir mekanizma haline gelir. Mantıken saçma olduğunu bilseler bile, böyle dönemlerde insanlar hurafelere sarılarak psikolojik rahatlama ararlar.
Ayrıca hayatta meydana gelen kötü veya iyi olaylar bazen rastlantısal ve nedensiz görünebilir. İnsan zihni ise anlam arayışı içindedir; hiçbir şeyin “nedensiz” olmadığını düşünmek ister. Hurafeler, karmaşık olayları basit bir sebep-sonuç çerçevesine oturtarak insanın anlam arayışını tatmin eder. Örneğin tarlası kuraklıktan yanan bir çiftçi, bunun meteorolojik bir şanssızlık olduğunu kabullenmek yerine, “uğursuzluk getiren bir komşum vardı, nazar değdirdi” diyerek olaya bir anlam yükleyebilir. Yada ‘’sol ayakla bir yere girdim diye o yerde uğursuzluk oldu’’ gibi obsesif inançlara yönelinebilinir. Bu sayede başına gelen felaketi zihninde açıklayarak, kontrol edemediği bir dünyada anlam bulmuş olur. Hurafeler bu anlam verme çabasında adeta bir köprü görevi görür. Dağınık ve karmaşık gerçekliği düzenli ve anlaşılır bir hikâyeye dönüştürür. Bu da kişiye zihinsel bir rahatlama sağlar. Ayrıca özellikle stresli, kaygılı veya tehlikeli durumlarda insanlar kendini güvende hissetmek ister. Bilimsel veya tıbbi çözümler yetersiz kaldığında hurafeler bir sığınak işlevi görür. Örneğin bir yakını ağır hasta olan kişi doktorların yapabileceği her şeyi yaptığı noktada çaresizlik hisseder. Bu noktada “filanca türbeye gidip adak adarsam şifa bulur” gibi bir inanç o kişiye bir umut kapısı açar. Umut ise insanı hayata bağlayan bir duygu olduğundan, hurafe bu duyguyu beslediği ölçüde tatlı gelir. Klinik gözlemler, belirsizlik ve kaos içindeki dönemlerde hurafelerin sayıca arttığını ve etkinliklerinin yükseldiğini göstermiştir. Hurafeler, mantıklı gelmese bile, geleceğe dair sahte bir umut verebildiği için insanlar tarafından önemli görülür. Bu yönüyle hurafeler, bir nevi psikolojik tampon görevi yaparak acı gerçeklerin sert darbesini yumuşatırlar.
Hurafelere inanmak sadece bireysel değil, sosyal ihtiyaçlara da hitap eder. İnsanlar ait olma ve bir gruba bağlanma ihtiyacı duyar. Belirli bir hurafeye inanan topluluklar veya arkadaş grupları, bu ortak inanç sayesinde birbirine yaklaşır. Örneğin aynı uğur getirdiğine inanılan objeyi taşıyan, aynı batıl inanca inanan insanlar arasında görünmez bir bağ oluşur. Bir hurafeye inanmak, kişinin bir topluluk içinde kendini daha “ait” hissetmesine yardımcı olabilir. Örneğin, belli tarikatlarda veya kültürel çevrelerde ortaklaşa kabul edilen batıl inanışlar o grubun tılsımı haline gelir. (Örneğin şifalı bitmeyen çorba inancı gibi) Gruba yeni giren biri de kabul görmek için o inanışları benimser. Bu sayede sosyal bağlar güçlenir, kişi yalnız olmadığını hisseder. Hurafelerin güzel gelmesinin bir sebebi de budur. Özellikle belirsiz ve korkutucu dönemlerde toplumsal dayanışma ihtiyacı artar ve hurafelere topluca sarılmak bu dayanışma duygusunu tatmin eder.
Görüldüğü gibi hurafelerin insana çekici gelmesi akıl dışı olmasından ziyade insan aklındaki bazı zaaf ve ihtiyaçlara cevap vermesinden kaynaklanır. Korku, belirsizlik, yalnızlık, değersizlik hissi gibi duygularla başa çıkmada hurafeler kısa vadede rahatlatıcı bir ilaç gibidir. Örneğin bir annenin yeni doğan bebeğinin kırkı çıkmadan dışarı çıkarırsa nazar değeceğine inanması, aslında bebeğini koruma içgüdüsünün bir yansımasıdır. Bilimsel dayanağı olmasa da anneye’’ önlem alıyorum’’ hissi verir ve endişesini azaltır. Yine futbolcuların maçtan önce totem yapması (aynı müziği dinlemek, sahaya sağ ayakla girmek, çimleri yemek gibi) aslında stresle başa çıkma ve başarıyı garantileme arzusunun sonucudur.
Dini açıdan baktığımızda da, Yüce Allah’a tevekkül ve aklı kullanma prensiplerini bırakıp hurafelere bel bağlamak, kişiyi şirke kadar götürebilecek tehlikeli bir yola iter. İnsanları şeytanın doğru yoldan saptırmak için hurafeleri kullanması da bu yüzdendir. Gerçek dine sıkı sıkıya bağlı olanları ayartamaz, fakat bu kulağa hoş gelen yalanlarla zihinleri bulandırıp saf inançtan uzaklaştırabilir.
Sonuç olarak, hurafelerin psikolojik çekiciliğini anlamak, onlarla mücadele etmenin ilk adımıdır. İnsanlar hangi boşluklarını hurafelerle doldurduklarını fark ederlerse, o boşlukları sağlıklı yollarla (ilim, tefekkür, sabır, iman gücü vb.) doldurmaya yönelebilirler. Örneğin belirsizlikle bilim ve iman ışığında mücadele etmek, kontrol edemediğimiz durumları tevekkülle Allah’a havale etmek, anlam arayışını hurafelere değil Kur’an’ın kılavuzluğuna yöneltmek gerekir. Hurafelerin tatlı gelmesi, gerçeğin acı olduğu anlamına gelmez; bilakis gerçek inanç ve sahih bilgi, uzun vadede ruha en büyük huzuru veren şeydir. Tatlı yalanlar yerine hakikatin şifasına yönelmek, bireysel ve toplumsal sağlığımız için şarttır.
Kur’an Ayetlerinin Işığında Sapmanın Tehlikesi ve Çözüm
İslam inancına göre, bir dindeki bozulmayı en iyi teşhis eden ve çözüm yolunu gösteren yine o dinin ilahi kaynağıdır. Kur’an-ı Kerim, ümmetleri saptıran hurafe ve bidatlere karşı müminleri defalarca uyarmıştır. Bu uyarıları rehber edinerek hem mevcut sapmaları anlayabilir hem de kurtuluş reçetesini belirleyebiliriz.
Öncelikle Kur’an, Allah’ın dini adına hüküm koyma yetkisinin yalnız Allah’a ait olduğunu kesin bir dille bildirir. İnsanların kendi uydurdukları şeyleri dine mal etmeleri, Kur’an’da şiddetle kınanır: “Yoksa onların, Allah’ın izin vermediği şeyleri dinden onlara meşru kılacak ortakları mı var?” ayeti, Yüce Allah’ın indirmediği herhangi bir inanç veya kuralın din haline getirilmesini büyük bir sapma olarak nitelendirir. Bu tür uydurmalar, gerçekte insanların hevalarını ilah edinmesidir. Nitekim bir başka ayette Allah şöyle vahyeder. “Dillerinizin yalan yere nitelendirdiği şeyler hakkında ‘Şu helaldir, bu haramdır’ demeyin, Allah’a iftira etmiş olursunuz. Allah’a iftira edenler asla felah bulmaz.” (Nahl 16:116). Bu ilahi ikaz, dinde Yüce Allah’ın yasaklamadığı şeyleri yasaklama veya O’nun emretmediği şeyler,farz gibi gösterme fiilinin, Yüce Allah’a atılan iftira olduğunu açıklar. Dolayısıyla, bir Müslüman “din namına” herhangi bir inanışa kapılırken önce durup düşünmelidir: “Bu, Allah’ın kitabında var mı? Eğer yoksa, ne kadar yaygın olursa olsun onun dinde yeri yoktur.
Kur’an ayrıca, şeytanın insanları dinde nasıl saptırmaya çalıştığını da ifşa eder. Kötü şeytan, Nisa Suresi 119. Ayette aktarıldığı üzere yüce Allah’a şöyle meydan okur: “Elbette onları saptıracağım, asılsız kuruntulara boğacağım, Allah’ın yarattığını değiştirmelerini emredeceğim.” Bu ayet, hurafelerin kaynağını adeta özetler ve ifşalar. İnsanlar hurafelere kapıldıklarında, Yüce Allah’ın saf olarak yarattığı fıtrat dinini değiştirir ve dine sonradan eklemeler yapar. Devamında gelen uyarı çok nettir: “Kim Allah’ı bırakıp da şeytanı veli edinirse şüphesiz apaçık bir ziyana düşmüştür.” Hurafeler peşinde koşmak, farkında olmadan şeytanın dostluğuna girmektir. Çünkü o asılsız inançları süsleyip insana güzel gösterir. Kur’an, “Her doğrunun yanında bir yol vardır; Allah’ın yolu en doğru olandır, ona uyun, başka yollara uymayın ki sizi Allah’ın yolundan ayırmasın” diye vahyederek (En’âm 6:153) müminleri tek bir rotada kalmaya davet eder. Bu rotadan sapmaya yol açan her yol (ister hurafe, ister bid’at, ister başka ideolojiler) insanı hedefinden uzaklaştırır ve Cehenneme katar.
Özellikle ümmet içinde ortaya çıkacak yanlışlıklara dair Kur’an, bizleri önceden uyarmıştır. Mesela “Onlar, bilginlerini ve rahiplerini Allah’tan ayrı rab edindiler” vahyedilir. (Tevbe 9:31). Bu, geçmiş toplumlardaki din adamı putlaştırmasını eleştirirken aslında ümmete de ders verir. Anlamı şudur; dininizde alimlerinizin veya şeyhlerinizin sözlerini, Allah’ın sözü gibi görmeye başlarsanız aynı hataya düşersiniz. Gerçekten de hurafelerin çoğu, “filanca veli böyle demiş, şeyh efendi böyle yapmış şu kişi böyle konuşmuş gibi” şeklinde yayılır. Kur’an ise tek otoritenin Yüce Allah olduğunu vurgular: “Eğer bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz –Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız– onu Allah’a ve Resul’e arz edin’’(Nisa 4:59). Bu ölçü uygulandığında, bugün tartışma konusu olan birçok inanış ve uygulamanın aslında dinin parçası olmadığı ortaya çıkar. (Resul’den kasıt tebliğ vasfıdır ve tebliğ sadece Kur’an’dır.)
Kur’an’ın en çarpıcı ikazlarından biri de, Muhammed Nebi’yi’ bile vahyin dışına çıkma hususunda sert bir tehdit ile uyarmasıdır. Hakka Suresi 44-47. Ayetlerde Yüce Allah, Hz. Muhammed hakkında “Eğer o, bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı, onu kudretimizle yakalar, şah damarını koparırdık” diye vahyetmiştir. Bu dehşetli ifade, din adına uydurma söz söylemenin ne kadar büyük bir yanlış olduğunu gösterir. Gerçek böyleyken, insanların Yüce Allah adına hüküm koymaya kalkışması, ya da “din budur” diyerek aslında dinde olmayan şeyleri empoze etmesi affedilir bir tutum değildir. Yüce Allah, kitabında “Biz Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık” (En’âm 6:38) defalarcadiyerek, hidayet için gerekli her şeyin Kur’an’da bulunduğunu beyan eder. Öyleyse dine sonradan ekleme yapmaya çalışmak, ya Kur’an’ı yeterli görmemekten ya da insanlar üzerinde güç kurma arzusundan doğar ki ikisi de büyük sapmadır. Kur’an bize hem sorunun kaynağını gösterir hem de çözümün reçetesini sunar: “Şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur, ona uyun. Başka yollara uymayın, sonra onlar sizi O’nun yolundan ayırır.” (En’âm 6:153). Dosdoğru yol, Kur’an’ın çizgisidir. Eğer bu yolda yürürsek, ne şeytan bizi aldatabilir ne de dünya bizi yanıltabilir. Ayette “Kur’an’da size misal olarak her türlü kıssayı türlü şekillerde açıkladık ki aklınızı kullanasınız” (Zümer 39:27) buyuran Yüce Rabbimiz, bizden akılla, ilimle ve samimiyetle inancımıza sahip çıkmamızı bekler.



