• Anasayfa
  • Gündem
    • Politika
    • Yaşam
    • Türkiye
    • Dünya
  • Emek
  • Kadın
  • Ekonomi
  • Eğitim
  • Ekoloji
  • Sağlık
  • Bilim & Teknoloji
  • Yazarlar
  • Arka Sayfa
    • Fikir & Yazı
    • Belgesel & Film
    • Eylem & Etkinlik
    • Fotoğraf & Karikatür
    • Kitap & Dergi
    • Müzik & Video
Adil Medya
  • Ocak 18, 2026
  • Yayın İlkeleri
  • Hakkımızda
  • Künye
  • İletişim
  • Güncel
  • Sağlık
  • Sağlık
Adil Medya
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Politika
      32 yılda 20’den fazla 'Siyasi Ahlak Kanunu' tozlu raflarda kaldı!

      32 yılda 20’den fazla 'Siyasi Ahlak Kanunu' tozlu raflarda kaldı!

      Halep-Suriye virajı: Süreç başladığı yerde tıkandı mı?

      Halep-Suriye virajı: Süreç başladığı yerde tıkandı mı?

      Emekliye ‘yük’ diyen faiz düzeni

      Emekliye ‘yük’ diyen faiz düzeni

      Erdoğan'ı kızdıracak anket yayımlandı... İşte AKP Türkiye'si: Toplum endişeli, öfkeli ve mutsuz!

      Erdoğan'ı kızdıracak anket yayımlandı... İşte AKP Türkiye'si: Toplum endişeli, öfkeli ve mutsuz!

    • Yaşam
      Çocuk hapishaneleri: İktidarların gelecek korkusu

      Çocuk hapishaneleri: İktidarların gelecek korkusu

      Hayali Kürt-Türk-Arap İttifakı ve gerçek: Kürtsüzleştirilen Halep!

      Hayali Kürt-Türk-Arap İttifakı ve gerçek: Kürtsüzleştirilen Halep!

      Sütü köylü üretiyor, fiyatı iktidar belirliyor

      Sütü köylü üretiyor, fiyatı iktidar belirliyor

      ‘Peygamber fabrika kurmamızı emretti’

      ‘Peygamber fabrika kurmamızı emretti’

    • Türkiye
      Çocuk hapishaneleri: İktidarların gelecek korkusu

      Çocuk hapishaneleri: İktidarların gelecek korkusu

      Zulüm devri

      Zulüm devri

      Erdoğan'ı kızdıracak anket yayımlandı... İşte AKP Türkiye'si: Toplum endişeli, öfkeli ve mutsuz!

      Erdoğan'ı kızdıracak anket yayımlandı... İşte AKP Türkiye'si: Toplum endişeli, öfkeli ve mutsuz!

      Sütü köylü üretiyor, fiyatı iktidar belirliyor

      Sütü köylü üretiyor, fiyatı iktidar belirliyor

    • Dünya
      Trump kılığında emperyalizm

      Trump kılığında emperyalizm

      Ahlaksızlığın ahlakı

      Ahlaksızlığın ahlakı

      Masonik FETÖ’CÜ Marksist cephe!

      Masonik FETÖ’CÜ Marksist cephe!

      ABD'den İran'a gümrük vergisi darbesi: Türkiye'ye etkisi ne olacak?

      ABD'den İran'a gümrük vergisi darbesi: Türkiye'ye etkisi ne olacak?

  • Emek
  • Kadın
  • Ekonomi
  • Eğitim
  • Ekoloji
  • Sağlık
  • Bilim & Teknoloji
  • Yazarlar
  • Arka Sayfa
    • Fikir & Yazı
      32 yılda 20’den fazla 'Siyasi Ahlak Kanunu' tozlu raflarda kaldı!

      32 yılda 20’den fazla 'Siyasi Ahlak Kanunu' tozlu raflarda kaldı!

      Trump kılığında emperyalizm

      Trump kılığında emperyalizm

      Ahlaksızlığın ahlakı

      Ahlaksızlığın ahlakı

      Masonik FETÖ’CÜ Marksist cephe!

      Masonik FETÖ’CÜ Marksist cephe!

    • Belgesel & Film
      Kapitalizmin Yeni Silahı: Prekaryaya Dönüştürülen Göçmen Emeği

      Kapitalizmin Yeni Silahı: Prekaryaya Dönüştürülen Göçmen Emeği

      Toplumsal gerçekçi romanın usta kalemi Orhan Kemal

      Toplumsal gerçekçi romanın usta kalemi Orhan Kemal

      ''Gelincik'' Elini kirletmekten çekinmeyen bir polisin hikâyesi

      ''Gelincik'' Elini kirletmekten çekinmeyen bir polisin hikâyesi

      “Leyla ile Mecnun” ekranlara geri dönüyor

      “Leyla ile Mecnun” ekranlara geri dönüyor

    • Eylem & Etkinlik
      Üçüncü Dünya Savaşı

      Üçüncü Dünya Savaşı

      Deniz Gezmiş - Metin Yüksel Birlikte Anılıyor

      Deniz Gezmiş - Metin Yüksel Birlikte Anılıyor

      Bizi uyutamazsınız; bu zulüm ne unutulur ne de affedilir!

      Bizi uyutamazsınız; bu zulüm ne unutulur ne de affedilir!

      Anayasal Düzen ve Adalet Devleti paneli

      Anayasal Düzen ve Adalet Devleti paneli

    • Fotoğraf & Karikatür
      TESK Genel Başkanı: Okul alışverişleri için en az 10-12 bin lira gerekiyor

      TESK Genel Başkanı: Okul alışverişleri için en az 10-12 bin lira gerekiyor

      Metafor

      Metafor

      Günün karikatürü

      Günün karikatürü

      LeMan'dan İsrail kapağı: Hangi hayvan hastaneleri vurur ki?

      LeMan'dan İsrail kapağı: Hangi hayvan hastaneleri vurur ki?

    • Kitap & Dergi
      Kadire Bozkurt: Ben yazarken okur henüz yoktur

      Kadire Bozkurt: Ben yazarken okur henüz yoktur

      Fuat Sürmeli'nin Yeni Kitabı Raflarda: “GÖLGEDEKİ GERÇEK”

      Fuat Sürmeli'nin Yeni Kitabı Raflarda: “GÖLGEDEKİ GERÇEK”

      Kitap toplama düşkünlüğü

      Kitap toplama düşkünlüğü

      Kitapların yalnızlığı

      Kitapların yalnızlığı

    • Müzik & Video
      4 gün sürecek 'Kuzey Fest'in programı belli oldu

      4 gün sürecek 'Kuzey Fest'in programı belli oldu

      Efendiler Bunun Neresi Yalan

      Efendiler Bunun Neresi Yalan

      Gökberk Uğurlu: “Düne takılı kalmak, önümüzü görmemizi engelliyor.”

      Gökberk Uğurlu: “Düne takılı kalmak, önümüzü görmemizi engelliyor.”

      Grup Yorum üyeleri için dayanışma konseri

      Grup Yorum üyeleri için dayanışma konseri

Kur´an´da ´üsttekiler´ ve ´alttakiler´

Mayıs 30, 2010 8 comments

Facebook Twitter Google+ LinkedIn Pinterest


İbn Haldun (öl. 1406) altı asır önce “Şu ana kadar ki bütün tarih Bedevîler ile Hadarîlerin mücadelesinden ibarettir” demişti.


Aslında bu, kadim dinî metinlerin; Avesta’nın, Tevrat’ın, İncil’in ve Kur’an’ın vurgularını yeniden ifade etmekten başka bir şey değildir.  Hadarîler üsttekiler, Bedevîler alttakiler oluyor.  İbn Haldun’a göre bu mücadelede birinden diğerine geçişte esas amil mülktür. Yani servet ve iktidar sahipleri (üsttekiler) ile, bunlara sahip olmayanların; dahası bunların gadrine uğrayanların (alttakilerin) ezelî mücadelesi…


“Ümmet-i vahide” (sınıfsız tek toplum), mülk (servet ve iktidar) ihtirasları sebebiyle parçalanıp sınıflara ayırıldığından beri hiç durmadan süren bir mücadele bu.


Bu yazıda, söz konusu ezelî mücadelenin her iki tarafına Kur’an’ın dünyası açısından bakacağız. “Üsttekileri” ve “alttakileri”  Kur’an’ın nasıl ele aldığını, onlara ne dediğini, hangi bakımdan ayırdığını, ayırımda temel saikin ne olduğunu göstermeye çalışacağız.


Görüleceği üzere ayırımda temel saik dil, din, ırk, itikat, renk, bölge, cinsiyet vs. değil; mülk (servet ve iktidar) ile ilişkidir. Mülk sahipleri üsttekileri, bunların gadrine uğrayanlar da alttakileri belirleyen temel saik olmaktadır. Bu ayrımı Kur’an “Lehu’l-Mülk” ve “Lailahe illallah” kılıcıyla kesip atmakta, devrimci bir altüst oluş çağrısı ile insanlığı eşitliğe çağırmaktadır.


Tarih boyunca bunun hiç değişmediğini görüyoruz.


Müslüman, mu’min, münâfık, kâfir, zâlim, hakk, bâtıl, adâlet, tevhid, şirk gibi nitelemeler, Firavun, Nemrud, Karun, Haman gibi tarihin kötü yüzleri, Nuh, İbrahim, Musa, İsa, Muhammed gibi tarihin iyi yüzleri, Zülkarneyn, Ashab-ı Kehf, Ashab-ı Uhdud gibi kıssalar hep bu üsttekileri ve alttakileri örneklemek içindir. Bu anlamda ikinci dereceden nitelemelerdir.


Bunların içi “mülk” (servet ve iktidar) ilişkileri ile doldurulduğunda ete kemiğe bürünürler. Yoksa soyut bir dinî, itikâdî, kelâmî, teolojik söylem olarak kalırlar. Kur’an’ın sahici bir gerçek hayat kitabı olması için üsttekileri ve alttakileri “mülk” temelinde yeniden ele almamız ve analiz etmemiz kaçınılmazdır.


Belli başlılarını ele alacağız.  Önce “üsttekiler”den başlayalım.


***


AĞNİYÂ: “Zenginler” demektir. Kök olarak “ğina” zenginlik ve servet , “ğanî” zengin, ihtiyacı olmayan, kalantor, varlıklı, kodaman, “ğanimet” düşmandan elde edilen zenginlikler, “mustağnî” de kendini her türlü ihtiyacın üstünde gören zenginlik budalası demek oluyor.


Kur’an’ın nuzül sırasına göre ilk suresinde (Alak; 96/7) karşımıza çıkar. İlk olmasının anlamı şu ki sonraki bütün “üsttekileri” niteleyen ayetler bununla ilgilidir: Mustağnî servetiyle azgınlık eder (tâğut),  servetine yaslanarak büyüklenir (mustekbir), emredip yasaklar koyarak zulmeder (zâlim), mülküyle ortak koşar (muşrik), hegemonya kurmaya yeltenir (ceberrut), gururlanır (mağrur),  inkar eder (munkir), yok sayar (mulhid)…


Bütün bunların kökünde “ğina”yı özelleştirmesi, kendi elinde tutması yatmaktadır. Bu nedenle Kur’an malların zenginler (ağniyâ) elinde dolanıp duran bir devlet olmasını meneder (Haşr; 59/7). Yani zenginliğin bir devlet haline gelmesini veya devletin bir zenginler kulübüne dönüşmesini reddeder. Bu durumda zenginler (ağniyâ), Allah’ın yarattığı rızık ve rızık kaynaklarını (üretim araçlarını) bir şekilde ele geçirip, “alttakileri” ondan mahrum edenler, alttakilerle “eşit” hale gelmekten ‘aslan görmüş yaban eşeği gibi’ kaçanlar oluyor. Sırf zenginliğin Kur’an’ın hiçbir yerinde olumlu anlamda anıldığını, övüldüğünü, teşvik edildiğini görmedim. Bugün için üretim araçlarının mülkiyetini elinde tutan finans-kapital sahiplerine, sermayedarlara, para babalarına takâbül eder.


MELE’: “Dolu hale gelmiş” demektir. Kök olarak 1- Bir şeyi doldurmak 2- Yola girmek, yolda yürümek demek… Dolmak (imtila’), dolmuş, dolu, tombul, etine dolgun (mumteli’) birinci, koşmak, hızla yürümek (melv), genleşmek, genişlemek (muluv) ikinci anlamdan gelir… Bu durumda mele’ servetle dolmuş, mal ve mülk ile şişmiş, servet ve iktidarı ele geçirme ve onunla hegemonya kurma yolunda yürüyen, hayatının amacı bu olan demek oluyor. “Kavmin ileri gelen melesi” şeklinde Kur’an’da sıklıkla geçer. Bugün için bir ülkenin siyasî, askerî ve iktisadî mülk (servet ve iktidar) sahiplerine tekâbül eder.


MUTREF: “Bolluk içinde olan, şımarmış” demektir. Bolluk ve nimet içinde olmak, şımarmak (teref), konfor içinde olmak, nimetler içinde yüzmek (teterrûf), konfor, rahatlık, lüks, şımarıklık (teref) kelimeleri bu kökten… Demek ki mütref  bir toplumun rahatlık ve konfordan şımarmış, “fors” sahipleri demektir… Bu durumda Kur’an’da sık sık geçen mele-i mütref  “kavmin zenginlikten şımarmış ileri gelenleri” demek oluyor. Bugün için devlet beslemesi ailelere, sosyete çevrelerine, lüks ve sefahat içinde yaşayan zümrelere ve onlara özenenlere tekâbül eder.


MUSRİF: “Harcayan” demektir. Kavmin zenginlikten şımarmış ileri gelenlerinin (üsttekilerin) başkasının (alttakilerin) emeğinden çaldıklarını sorumsuzca harcamalarıdır. Nasıl olsa başkasından geçtiği için kimin malı olduğu umurlarında bile değildir.


Türkçe’de “israf etmek” deyimi kendi emeği ile kazandığından gereksiz yere harcamayı ifade etmek için kullanılıyor ki Kur’an’da bu anlamda değildir. Bilakis başkasının emeğinden geçeni harcamak manasındadır. Bu anlamıyla “hortumcunun” har vurup harman savurmasını ifade eder.


Kendi emeğinden gereksiz harcamaya  ise Kur’an “tebzîr” der. Tebzîr lüzumsuz harcama demektir. (İsra; 50/26). Bu durumda “Yeyiniz, içiniz, israf etmeyiniz” demek “Kendi emeğinizle kazandığınızdan yiyiniz, içiniz fakat başkasının emeğini yemeyiniz, mele-i mürtefin yaptığını yapmayınız, bundan kaçınınız” demektir. Şu ayette bu anlamda kullanılmıştır: “Öksüzlere evlenme çağına gelinceye kadar göz kulak olun. Ekmeğini kendisi kazanacak yaşa geldiklerini gördüğünüzde mallarını kendilerine teslim edin. Büyüyünce onlara kalacak diye mallarını sorumsuzca (israf ile) yemeye kalkmayın. İhtiyacı olmayan tenezzül etmesin.” (Nisa; 4/6).


Burada israf kendi malını saçıp savurma değil; başkasına ait olanı zimmetine geçirip harcama manasındadır. “Onlar  infak ettiklerinde ne israf ederler ne de cimrilik”  (Furkan; 25/67) Yani ne başkasının malından bol keseden harcarlar, ne de kendi keselerini kısarlar; ikisinin ortası bir yol tutarlar; kendi alınteri ile kazandıklarından infak ederler…


Kur’an Mekke’nin mülk sahiplerine, Firavun’a vs. hep “musrifler” diyor. Burada ‘gereksiz harcama yapıyorlardı’ denmek istenmiyor. Bilakis “alttakinin” emeğinden çaldıkları ve ondan geçindikleri, sömürücü olduklarını için eleştiriliyorlar… İsraf, bugün için “ Başkasının (devlet) malı deniz yemeyen domuz” sözündeki manayı ifade eder.


KÂNİZ: “Biriktiren, yığan” demektir. Malı “kenz” etmek; yığmak, biriktirmek, hazine yapmak manasına geliyor. Kur’an altını ve gümüşü (parayı) kenz edenleri şiddetle eleştirir ve biriktirdiklerinin dağlanarak alınlarına, böğürlerine, sırtlarına vurulacağını haber verir. (Tövbe; 9/34). Bu ayet nazil olunca Hz. Peygamber “Kahrolsun biriktiriciler” (Tebbet el-Kânizûn) diye üç defa bağırmıştır. (Kutüb-i Sitte; Zekat, 2011).


Bugün için Kâniz, ihtiyaçtan fazla para, mal, arazi, bina vs. cinsinden özel mülkiyet biriktirene tekâbül eder. Genellikle servet ve iktidar sahibinin yani “üsttekinin” tuttuğu yoldur. Biriktirdiğini ne infak eder, ne de bir işe yatırır, kendi şahsi mülkü olarak tutar. İşte bu kenz olup sahibini ateşle yakacaktır. Biriktiriciden istenen alttaki ile aradaki farkı sürdürerek ucundan verip durmak değil; alttakini yukarı çıkarıp, kendisi da aşağı inerek, orta bir yerde eşit hale gelinceye kadar infak etmektir. Çünkü biriktirdiği alttakinden ona geçmiştir. Başka türlü kenz edemezdi (zengin olamazdı).


MURÂBÎ: “Fâizci” demektir. Kök olarak ribâ (fâiz), “tepe haline gelme” manasındadır. Üsttekilerin en önemli özelliklerindendir. Tefecilik yaparak paralarına para katarlar. Başkasından “fazlalık” alarak tepe gibi yığarlar. Bununla mal ve servet yığarlar. Bu yolla alttakileri sömürür, kanlarını emerler. Kur’an’da başka hiçbir şey için “Faiz yiyenlere Allah ve Resulü’nün savaş açtığını bildir” (Bakara; 2/279) denmemiştir!


Genellikle savaş savunma amaçlı olup “izne” tabidir. Örneğin kendilerine zulmedilenlere, yurtlarından çıkarılanlara Allah yolunda savaşmaları için “izin verildi” denir. Fakat faiz söz konusu olunca Allah ve Resulü onlara savaş açar! (Bakara; 2/275). Faiz yiyenler kabirlerinden, şeytan çarpmış gibi kalkacaklardır. Bu hal onların “Alım-satım tıpkı faiz gibidir” demeleri yüzündendir. Halbuki Allah alım-satımı helal, faizi haram kılmıştır. Bugün için küresel finans-kapitale, onun yerli işbirlikçisi bankalara, tefeci bezirgânlara tekâbül eder…


***


İşte bunlar üsttekilerdir.


Dilleri, dinleri, ırkları, renkleri ve bölgelerinin ne olduğu önemli değildir. Tamamı sömürücü olup alttakilerin kanını emerek yaşarlar. Allah ise alttaki ezilenleri (mustazafları) onların yerine geçirmek, böylece eşitliği sağlayarak, yarattığı rızık ve rızık kaynaklarını adilce bölüştürerek korktuklarının bir gün başlarına geleceğini onlara göstermek ister (Kasas; 5).


Şunlar da Kur’an’da sürekli korunan, kollanan, durumlarının düzeltilmesi için zekat, sadaka, infak, karz-ı hasen çağrıları yapılan, Allah’ın kendisini onların yerine koyarak, onların sesi ve soluğu olarak konuştuğu “alttakiler”dir. Kitabın asıl sahipleri bunlardır. Bunların Kur’an’ın hiçbir yerinde yerildiğini, aşağılandığını, hor ve hakir görüldüğünü görmedim.


***


CEV’ÂN: “Açlar” demektir. “Altta” olmaktan öte en “dipte” olanlardır. Açlık tehlikesi söz  konusu olduğundan ölümle yüzyüzedirler. Bu açıdan bütün her şeyi bırakıp buna yönelmek birinci dereceden bir görevdir.


Malum, kıssaların anasında (Adem kıssası) Allah’ın istediği dünya (cennet), kimsenin “aç” (yeme-içme ihtiyacından mahrum), “çıplak”  (giyinme ve barınma ihtiyacından mahrum), “susuz” (yaşamı sağlayan diğer temel ve zaruri ihtiyaçlardan mahrum) olmadığı ve “yanmayan” (saldırı tehditlerine karşı güven içinde) bir dünyadır. (Taha; 20/118-119).  Fakat bu bir takım muhterislerin kendi eleriyle yaptıkları yüzünden gerçekleşememektedir.


Kur’an bir ülkenin açlık ve şiddetli yoksulluğa düşme sebebini şöyle açıklar: “Bir ülke düşünün; halkı güven ve huzur içinde yaşıyor. Bolluk ve refah içinde yüzüyorlar. Derken Allah’ın nimetlerini inkar ediyorlar. Yaptıklarına karşılık Allah da onları açlık ve korkuyla tanıştırıyor.” (Nahl; 16/112).


Onların yaptıkları neydi ki açlık, yoksulluk ve korkuyla tanıştılar (tattılar)?


Bunu anlamak için Kur’an’ın dünyasında özel bir anlama sahip “Allah’ın nimetlerini inkar etmek” tabirini iyi anlamak lazımdır. Bakın aynı sure içinde bu nasıl açıklanıyor: “Zenginler (rızıkta üstün kılınanlar) mallarını ‘Arada fark kalmaz, eşit hale geliriz’ diye yanındakilerle paylaşmıyorlar. Allah’ın nimetini mi inkâr ediyor bunlar?” .” (Nahl; 16/71).


Demek ki bir ülkede açlık ve yoksulluk “kavmin zenginlikten şımarmış ileri gelenlerinin” yani “üsttekilerin” mülkiyet hırsıyla “alttakiler” ile eşit hale gelmek istememeleri yüzünden olmaktadır. Bu durumun sürüp gitmesi Allah’ın nimetini (rızık ve rızık kaynaklarını) inkar ve halka karşı işlenmiş bir suçtur.


Bugün için açlık ve yoksulluk Kur’an’ın mantığı açısından birince dereceden bir sorundur. Bütün her şey bundan sonra gelir. “Açlık, korku ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edilme” sanıldığının aksine, Allah’ın bunları kullarına musallat edip “Bakayım ne yapacaklar?” diye gökten olup bitenleri seyretmesi değildir. Bilakis rızık ve rızık kaynaklarını mülkiyetlerine geçirerek açlık ve yoksulluğa neden olanlar engellenmezse bunların sürüp gideceği, belamızı kendimiz istediğimiz için Allah’ın da bunu bize tattıracağının varlığın (hayatın) diliyle konuşularak hatırlatılmasıdır…


FUKARÂ: “Fakirler” demektir. Kök olarak “Omurga kemiği kırılmış” manasındadır. Türkçe’de “fıkra” da aynı kökten. Bu durumda “fıkra anlatmak” yazı gibi tüm ayrıntıları içermeyen, kırılmış omurga gibi atlanmış, kırık anlatım demek. Eskiden köşe yazarlarına “fıkra muharriri” denirdi. Yani anlatımı zayıf, konularını derinlemesine ele almayan, üstünkörü yazan manasında. Arap zayıf deveye de “fakr” demiş…


Terim olarak fakirin, türlü tanımlar yapılmışsa da üzerinde ittifak edilen görüş “temel ve zaruri ihtiyaçlarını karşılayamayan kimse” olduğudur. Bunlar da insanoğluna şu dünyada lazım olan yeme-içme, giyinme ve barınma ihtiyaçlarıdır. İşte bunları kendi çabası ile karşılayamayan kimseye fakir veya yoksul diyoruz. Kişi bunları karşılayamayınca beli bükülüyor, “omurgası kırılıyor” ve dik duramaz hale geliyor. Kur’an’da “alttakiler” içinde en çok kullanılan kavram budur. Hemen hemen tüm zekat, infak, sadaka, karz, i’ta vb. vermeye yönelik ayetlerde ilk sırada geçer.


Günümüzde “işsiz” kategorisine takâbül ettiği söylenebilir. Çünkü işsizin yeme-içme, giyinme ve barınma ihtiyaçlarını karşılayacak bir işi olmadığı için geliri de yoktur. Bu durumda işsiz beli bükük, omurgası kırık kişi olur.


MESÂKİN: “Yoksullar” demektir. Kök olarak “sakin olan, susan, duran, dinen şey” manasındadır.  “Sukûn” hareketin durması, “seken” ise mülkü olmadığı halde kira veya başka bir şekilde evde oturmak demektir. “Meskûn mahal” veya “Mahalle sâkinleri” buradan gelir.


Fukarâ ile mesâkin arasında şöyle bir fark olduğu söylenebilir: Fukâra işsiz olduğu için zaruri ihtiyaçlarını karşılayacak gelirden yoksun olanlar,  mesâkin de işi olduğu halde geliri zaruri ihtiyaçlarını karşılamaya yetmeyenler, bu nedenle de geçim sıkıntısı çekenler demektir. Öyleki işi olduğu, kira da olsa bir evde meskun bulunduğu için görenler onu hali vakti yerinde birisi sanmaktadır. Halbuki geliri zaruri ihtiyaçlarını bile karşılamaya yetmemekte, geçim sıkıntısı çekmekte ve bunu da sâkin durarak, susarak kimselere söylememektedir. İşte mesâkin budur…


Bugün için dört kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken gıda harcamasının (açlık sınırı) mayıs ayında 826,19, gıda harcamasının yanı sıra giyim, konut, ulaşım, eğitim, sağlık ve benzeri ihtiyaçlar için yapılması zorunlu harcamaların (yoksulluk sınırı) 2691,18 lira olduğunu düşünürsek, Türkiye’nin neredeyse 4/3’ü fukarâ ve mesâkin oluyor. (bkz.http://adilmedya.com/haber.asp?id=2110)


BÂİS:  “Şiddetli sıkıntı çeken” demektir. Şiddetli darlık, yokluk, çaresizlik, açlık, savaş manalarına gelir. Fukarâ ve mesâkin’den daha şiddetli yoksulluğu ifade eder. İbn Abbas’a göre Bâis, şiddetli yoksulluğu yüzünden ve elbisesinden belli olan kimsedir.  Çünkü fakirin fiziki görünümü böyle değildir. Fakirin elbisesi temizdir ve yeterli gıda aldığı da yüzünden belli olmaktadır (Razi). Bu durumda Bâisûn, şiddetli fakr-u zaruret içinde olduklarından istemek zorunda bırakılan hatta yalvartılan “yalınayaklıları” ifade eder.  Kur’an’da “el-Bâise’l-Fakîr” şeklinde geçer. (Hac; 22/28).


MUMLİG: “Fakir düşmekten korkan” demektir. Kur’an’da şöyle geçer: “Yoksulluk korkusuyla (imlâg) çocuklarınızı öldürmeyin” (En’am; 6/151), “Yoksulluk korkusuyla (imlâg) çocuklarınızı öldürmeyin. Onları da, sizi de biz rızıklandırırız. Onları öldürmek gerçekten büyük bir günahtır” (İsra; 17/31).


Mumlig ile memluk arasında yakınlık olduğu anlaşılıyor. Memluk başkasına köle olmuş kimse demektir. Kur’an’ın indiği dönemde Mekkeliler kız çocuklarını diri diri toprağa gömmekteydi. Çünkü yoksulluk belasından Mekkeli tefeci bezirgânlardan borç para almakta, daha sonra bunları ödeyememekte ve tefeciye köle olmaktaydılar. Eşlerini ve kızlarını da onlara vermekte ve umumhanelerinde çalıştırılma zilletine katlanmak zorunda kalmaktaydılar. İleride kızlarının başına bu gelmesin diye de çocuklarını diri diri gömmekteydiler. İşte bu çeşit yoksulluk “İleride tefecinin eline düşerek yoksullaşır, ona köle olur, beni, eşimi veya kızımı ne olur bırak diye yalvarmak zorunda kalırım” korkusunu ifade ediyor. Onun için olsa gerek mumlig, sözlüklerde  “boyun eğen ve yalvaran yoksul” diye tarif edilmiş (İbn Manzur).


MUSRİM: “Kararmış, solmuş” manasındadır. Bahçe sahiplerinin bahçesine felaket gelip ürünü toplayamadıkları, böylece bahçeleri kararıp solduğu için yoksullaştıkları anlatılırken kullanılır. (Kalem; 68/20). Dolayısıyla musrim, zenginin yoksul durumuna düşmesi demektir. Günümüzde afet, iflas, icra, ipotek, ağır borç vs. sonucu zenginin malı ve serveti elden giderek fakir düşmesine tekâbül eder. “Sınıf atlamanın” tersidir.


MAHRÛM: “Yasaklanmış” demektir. Türkçe’de de kullanılan “mahrum bırakılmak” manasındadır. Diğer yoksulluk kavramlarından farkı elinden bir iş geldiği, bilgisi ve becerisi olduğu halde haksız yere bunları kullanma imkanı kendisine verilmeyen, yasak konan, engellenen, bundan dolayı da yoksul ve muhtaç duruma düşen demektir. “Kamu hizmetinden mahrumiyet” bunu ifade eder. Kur’an’da zenginlerin malında yoksullar (sâil ve mahrûm) için hak olduğu söylenirken geçer. (Zariyat; 19/51, Mearic; 50/25). Genel olarak da Allah’ın yarattığı rızık (ürün) ve rızık kaynaklarından (üretim araçları) mahrum bırakılan bütün yoksulları ifade eder.


MUHTAÇ: “İhtiyaç sahibi” demektir. Hacet, ihtiyaç, muhtaç kelimeleri buradan gelir. Kur’an’da Allah’ın yarattığı rızık (ürün) ve rızık kaynaklarına (üretim araçları) insanların ihtiyaç duyması manasında kullanılır. Allah evcil hayvanları yaratmıştır ki insanlar yiyeceklerini ve binitlerini onlarla karşılasın diye. Nice faydaları olan bu hayvanlarla “ihtiyaçlar” giderilir (Mu’min; 40/850). Gemiler, su, ırmak, deniz, toprak, bahçe ve madenlerde de nice faydalar vardır. Bütün bu rızık ve rızık kaynakları insanlar içindir.  Fakat bunların etraflarına “çit” çevirilip özel mülkiyete alınması yüzünden Allah’ın kullarından kimileri buralara sokulmamakta, dışarıda tutulmaktadır. İşte “muhtaç” bunlardan uzak tutulan, yararlandırılmayan kimsedir.


Oysa “iman” kalplerine yerleşmiş olanlar ve daha önceden buralara (rızık ve rızık kaynaklarına) yerleşenler, sonradan gelenleri  (hicret edenleri) sevgiyle bağırlarına basarlar ve onlara verilenlerden dolayı haset etmezler. Kendilerinin “ihtiyacı” olsa bile onları kendilerine tercih ederler. Kim bencilce hırslarından (servet, siyaset, şehvet, şöhret) tutkusundan arınırsa işte onlar kurtulmuştur (Haşr; 59/9).


SÂİL: “İsteyen” demektir. Daha doğrusu istemek zorunda kalan manasındadır. Yukarıdaki “Bâis” ile benzer anlamdadır. Bâis’de istemenin nedeni (şiddetli fakr-u zaruret) öne çıkarılırken, Sâil de şiddetli fakr-u zaruretin sonucu (isteme, dilenme, yalvarma) öne çıkarılır. Bu duruma düşmüş olan için peygambere şöyle ‘emredilir’; “Sakın isteyeni/yalvaranı azarlama!”  (Duha; 93/10). Sâil, aynı zamanda suâl soran demek, mes’ele de buradan gelir. Dolayısıyla soru soranı, bir mes’elesi olduğunu söyleyeni, senden yardım isteyeni sakın azarlama, küçük görme manasına da gelir.


YETİM: “Öksüz” demektir. Arapların “eşsiz inci” (durre yetim) sözünden alınmıştır. İnci nasıl diğer taşlar arasında benzersiz ise yetim de diğer insanlar arasında kimsesi olmaması bakımından benzersizdir. Öksüz, eski Türkçe’de (8.yy) Anne (ög) kelimesinin (süz, sız) olumsuzlama ekiyle kullanılmasından geliyor. Göğüssüz (öğ-süz) yani yaslanacak bir anne göğsü bulamayan demek. Kur’an’da yukarıdaki sâil için söylenen aynen yetim için de söylenir: “Sakın öksüzü hor görme/üzme” (Duha; 93/9).


Daha geniş açıdan bakarsak, bugün için kimisi annesi babası olmama anlamında, onları bir şekilde kaybetme anlamında, kimisi toplumu içinde yalnız kalma anlamında öksüzdür. Babası, annesi olmayan, toplumunda yanlış anlaşılan, doğruyu söylediği için dokuz köyden kovulan, onca gürültü arasında sesini duyuramayan, sözü yarım kalan, dışlanan, mahkûm edilen, çaresiz kalan, kapısı çalınmayan, unutulan, terk edilen, taşlanan herkese öksüz demek icap eder. Bunlar da “alttakiler”dir.


İBNU’S-SEBİL: “Yolun oğlu” demektir. Genelde “yolda kalmış” olarak çevrilen bu deyim aslında “Yolu (önü) kesilmiş, düşürülmüş” dediğimiz şeydir. İbn sözcüğünün “bina yapmak” kökünden geldiğini düşünürsek belki bir fikir verebilir. Yoluna adeta bina yapılan, önüne engel çıkarılan, yolu kesilen manası buradan gelir. Demek ki İbnu’s-Sebil  deyimini başkasının gadrine uğramış, önü kesilmiş, düşürülmüş olarak anlamak icap eder.


Bugün için örneğin siyasî mültecîler, suç çetelerinin eline düşenler, haksız yere zorla borçlandırılanlar, beyaz kadın tacirlerinin, organ mafyasının, kaçak insan avcılarının eline düşenler, rehin alınanlar, sokak çocukları vs. bu sınıfa girer.


O devirde İbnu’s-sebil diye daha çok dışarıdan gelip de o günkü Mekke’deki “Kabe çetesinin” (Ebu Cehil, Umeyye bin Halef, Velid bin Muğire vs.) yani Mekkeli tefeci bezirgânların eline düşenler kastedilmekteydi.


Böyle bir olayda (peygamberlikten önce) bir tefeci bezirgân (Ebu Cehil) Mekke’ye kızıyla birlikte gelen bir yabancının malına el koyarak kızını elinden almak istemiş, olay Hilfu’l-Fudul’e intikal edince genç Muhammed tefeci bezirgânın evini kuşatarak mağduru zor kullanarak kurtarmış, kızını ve malını “yolu kesilmişe”  (İbnu’s-sebîle) iadeye mecbur etmişti. (İbn Hişam).


ĞÂRİM: “Borçlu” demektir. Birinci dereceden borçlu, zaruri ihtiyaçları (yeme-içme, giyinme, barınma, sağlık) için borçlanan, ikinci dereceden sel, yangın, deprem gibi afetlere maruz kalanların borçlanması kişiyi ğârim (borçlu) yapıyor. Kur’an’da zekat verilecek sınıflar sayılırken işte bu borçlular da zikredilir. (Tövbe; 9/60).


Bugün için  “sosyal güvenlik”  dediğimiz uygulamalara tekâbul etmektedir. Ancak bunun infak fonlarından, karşılıksız, kâr amacı olmadan, adalet devletinin sosyal güvenlik politikaları kapsamında ve sıkı bir denetim içinde yapılması gerekiyor. Aksi halde kapitalizmin kâr ve prim sistemiyle çalışan sosyal sigorta kurumundan farkı kalmaz ve “faizsiz bankacılık” türünden abdestli kapitalizm üretilmiş olur. 


RİGÂB: “Gözetim altında olanlar” demektir. Murâkabe de buradan gelir. Tarihsel anlamda Kur’an’ın indiği sıradaki “köleleri” ifade eder. Çünkü onlar özgürlüklerinden mahrum bir şekilde efendilerinin gözetimi altındaydılar. Ragabe şeklinde söylendiğinde boyun anlamına da gelir. Bu durumda boyunduruk altına alınmak suretiyle gözetim altında tutulmak manasına gelir. Kur’an’da daha ilk surelerde “Fekku Ragabe” (boyunduruğu kırmak, parçalamak!) denmek suretiyle “kölelere özgürlük” çağrısı yapıldığını görürüz.(Beled; 90/13).


Günümüzde Rigâb, siyasî, sosyal ve iktisâdî anlamda özgürlüğü kısıtlanan, insanî haklarından mahrum bırakılan ve başkasının boyunduruğu altında yaşayan herkesi ifade eder.


ÂMİL: “İş yapan” demektir. Kök olarak bir ameliye gerçekleştiren demek olup özel anlamda zekat memurları demektir. (Tövbe; 9/60). O devirde devlet kurumları bugünkü gibi gelişmiş olmadığından ve savaşa katılanlara ganimetten pay verildiğinden zekat işleri ile ilgilenenlerden başka memur statüsünde pek kimse yoktu. Dolayısıyla “âmil” devlet memuru anlamında “kamu görevlisi” demek oluyor.


Bugün için “kamu emekçileri” (bordro mahkumları!) dediğimiz sınıfa tekâbül eder. “Amele” de bu kökten gelir. Bu manada, daha geniş açıdan “işçi” (âmil) demek olur ki tüm işçiler (ummâl) bu kapsama girer; tarım işçisi (âmili’z- zırâî), fabrika işçisi (âmili’l-mesna’)…


UZERÂ: “Özürlüler” demektir. Kur’an’da kör (a’mâ), topal (a’rac), hasta (marîz) olarak geçer. “Köre sakınca yoktur, topala sakınca yoktur, hastaya sakınca yoktur” (Nur; 24/61) ayetinden anlaşılacağı gibi, bu ayetlerin indiği sırada toplumda özürlü olanlara (kör, topal, hasta vs.) kimi ayrıcalıklı muameleler oluyordu. Örneğin bazı kimseler bu tür özürlü kişilerle aynı sofraya oturmuyor, onlardan lanetli gibi kaçınıyordu. Özürlüler de, kendilerini eksik hissetmelerinden dolayı, sağlıklı olanların sofralarına oturmaktan çekinir hale gelmişti (Razi, İbni Kesir, Kurtubi). Bu durum toplumda sağlığı yerinde olanların iyi, özürlü olanların eksik ve kötü olduğu şeklinde bir anlayışın yaygınlaşmasına neden olmaktaydı.


İşte Kur’an, sağlıklı-özürlü diye bir ayrımcılığın söz konusu olamayacağını, özürlülere yarım insan muamelesi yapmanın doğru olmadığını beyan ederek “Köre sakınca yoktur, topala sakınca yoktur, hastaya sakınca yoktur” diyor. Ayetteki (Nur; 24/61) sakınca yoktur (ve lâ… haracun) kelimesi bu bağlamda “ayrıcalıklı muamele yoktur” anlamındadır. Çünkü ayet, söz konusu ayrıcalıklı muameleleri ortadan kaldırmak için gelmiştir.


Bugün için toplumda bedensel engelliler/özürlüler dediğimiz kesime tekâbül eder. Bunlar da “alttakiler” olup Kur’an onlara da sahip çıkmaktadır.


FETEYÂTİ’L-BİĞÂ: “Fuhuş (genç) kadınları” demektir. Kur’an’ın, fuhuş tacirlerinin eline düşmüş genç kız ve kadınlara da sahip çıktığını görüyoruz: “Dünya hayatının geçici zenginliğini kazanacaksınız diye, sakın namusuyla yaşamak istediği halde elinize düşmüş (genç) kız ve kadınları fuhuş yapmaya zorlamayın. Her kim onları fuhuş yapmaya zorlarsa Allah, kendilerine zorla yaptırılan bu işten dolayı onları bağışlayacak, sevgi ve merhametine alacaktır; bundan hiç şüpheniz olmasın.” (Nur; 24/33).  Bu ayet, eline düşen kadınları fuhuş sektöründe çalıştırarak servet yığan Abdullah bin Ubeyy’in “köle ve cariye” pazarını kapattırmak için nazil olmuştu (Razî, İbn Kesir, Kurtubî).


Bugün için “seks köleleri” denilen fuhuş dünyasına tekâbül ettiği söylenebilir. “İffetiyle yaşamak istediği halde zorla yaptırılmak”  kaydını koyarak fuhuş kadınlarına (feteyâti’l-biğâ) sahip çıkması, Kur’an’ın “alttakileri”  nerelere kadar sahiplendiğinin apaçık göstergesidir. Zorbalıktan kurtarılıp onlara mağfiret ve rahmet edileceği söyleniyor!


 


***


Açlar, işsizler, yoksullar, yalınayaklılar, mahrumlar, muhtaçlar, köleler, borçlular, çaresizler, öksüzler, dışlanmışlar, yalnız kalmışlar, yolu kesilmişler, düşürülmüşler, bordro mahkumları, işçiler, emekçiler, özürlüler, fuhuş mağdurları…


Zulüm altında inleyen ve ‘bize bir kurtarıcı gönder’ diye yalvaran tüm ezilen erkekler, kadınlar, çocuklar…


Velhasıl bütün o alttakiler…


Kur’an bütün bunlara zaafa uğratılmışlar/ezilenler (mustaz’afîn) der. (Nisa; 4/75).


Bir toplumda bunlar varsa Kur’an’ın tavrının tereddütsüz onlardan yana olacağına hükmedebilirsiniz. Tüm Kuran boyunca bunun hiç şaşmadığını görürüz.


Görülüyor ki Kuran’ın bir toplumda “ezilenler ve hor görülenlerden” yana tavrı apaçık ortadadır.


 “Üsttekilerin” elinden çekip alarak, tekrar ilk ortaya çıktığında olduğu gibi “alttakilerin” sesi, soluğu ve çığlığı olarak yeniden okumadıkça Bu Kitab’ı, tuzu kuruların elinde dolanıp duran bir “ayin ritüeli” ve “tapınak kitabı” olmaya devam edecek demektir…


Bu Kitab tuzu kuruların elinden çekilip alınmayı beklemektedir.


Bu Kitab onların elinde “mehcur” (terk edilmiş, temel mesajlarından uzaklaştırılmış, sinirleri alınmış)  durumdadır.


Lisân-ı hâl ile  “halkım beni terk etti” diye gece gündüz ağlamakta, için için inlemektedir.


Ey o bütün alttakiler! Sesinize, soluğunuza, çığlığınıza sahip çıkın!


“Firavun yeryüzünde büyüklük taslamış ve halkını sınıflara ayırmıştı. Onlardan bir grubu ezmek istiyordu. Oğullarına kurbanlık muamelesi yapıyor, kadınlarını hayâsızlığa zorluyordu. Sürekli terör estirip duruyordu. Biz ise yeryüzünde ezilenlere (alttakilere) lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve Firavun’un yerine geçirmek istiyorduk. Onları yeryüzünde işbaşına getirmek suretiyle, Firavun, Haman ve ordularına (üsttekilere) korktuklarının başlarına geleceğini gösterelim istiyorduk.” (Kasas; 28/4-6)


[email protected]


http://ihsaneliacik.wordpress.com

8 Comments

  1. alp
    30 Mayıs 2010 at 20:19

    adilmedya.com için mi yazmaya başladı hoca? haber10’a baktım yoktu bu yazı. teşekkürler. selamlar.

  2. cüneyt taşoğlu
    1 Haziran 2010 at 12:24

    Allah’ a yapılan tüm ibadetlerin (namaza durmak, oruç tutmak, verilen infak, edilen taaf) Allah dan başka ilah yok demektir. Allah dan başka ilah yok demek yeryüzünde yeryüzü nimetlerinin adaletli paylaşılması için gerekirse ölmektir.bunu yapabilmenin yolu ihsan beyin dediği gibi alttakileri ve üstekkileri eşitlemektir. Eşitlenemz belki ama biz eşitlemeye çalişp çalışmamakla imtihan olunduğumuzu unutmamalıyız. islam dinin yeryüzünde tek gayesi vardır, o da mülkün eşit şekilde paylaşımı içindir. diğer bütün sorunların babası bu gerçektir.

  3. yavuz soysal
    1 Haziran 2010 at 12:25

    Teori dünyasının girift,sisli yollarında yönümüzü bulmak,bu teorik inşa döneminden pratiğe geçmek hayli zorlu bir süreç.Çünkü Firavunun sihirbazları,yani kapitalizmin çeşitli argümanları sinsi fısıldayıcı rolünde bize ideolojilerin bittiğini vaaz ediyor.Hoca bize ezilenlerin mücadelesinde,Kuranın kavramlarını gösteriyor.Sinsi fısıldayıcıya şamar bu kavramlarla veriliyor.

  4. rahmi çelik
    30 Ağustos 2010 at 22:25

    mesela on kişi bir araya geldiler her biri binerlira sermeye koydu ve bu parayla bunlar ortak bir iş kurdular ve bu on kişinin beşi bu işte çalıştı ve bunlar farklı ustalar olduğu için bunlar bu işten farklı yöğmiyelerini aldılar ve bütün masraflar çıkınca bunlar bu işten on binlira kar ettiler işte bu onbin lirayı bu on ortak binerlira olarak paylaşınca bu ticarette bu eşitlik sağlanmıştır derim

    bu işte çalışanlar bu işten daha fazla para aldılar ama o bu işte ve burada işçi sıfatındaydı işte bu durum bu eşitliği bozmaz derim.

    mesela nahl suresinin 71. ayetinde rızıkta eşit gelinceye kadar bölüşünüz ayetine bu işte tam anlamıyla uyulmuştur ve Allahın emri mümkün olduğu kadar yerine gelmiştir ve dine uyulmuştur derim.

    işte bu misal bize bu eşitlik konusunda bozgunculuk yapmaya çalışanlara ve bu işi bu konuyu sulandıranlara bir teknik hesap olarak bir cevabımızdır ve bir numunedir derim.

    biz bunu her işte o işlerin şekline göre ve milletçe birleşerek böyle ortaklaşarak yaparsak bütün insanlar bu şekilde ticari alanda eşit haklarına sahip olurlar.

    ve böyle bir misalle milli ticari işleri halk olarak birleşerek kurulursa işte o zaman patronlarada siyonlarada hiç ezilmezler ve hepside o işten eşit kazanırlar mutlu yaşarlar ve helal kazanırlar derim. r.ç.

  5. rahmi çelik
    31 Ağustos 2010 at 23:42

    kuranda bir ayet vardır oda şudur siz bu kuranı okuyup onu anlamaya ve onu yaşamaya çalışmayacaksınız diye biz bu kuranı siz insanlara indirmeyecek değildik diyor yüce Alah bu ayetinde

    eğer bu ayetin biraz yorumunu yaparsak bunu yoruma açarsak ben Allah alarak kendi ilahlık görevimi siz insanlara yapayımda sonra sen bize hiç bir uyarıda bulunmadın bize ve din konusundada hiç bir şey öğretmedin bizlere diye hesap günü Allaha itirazda bulunmayalım için bu kuran ve bu ayat bizlere açık bir uyarudır ve BİR öğrenimdir olduğunu yüce Allah böylede haber veriyorbu insanlığa derim.

    misalen nasılki bir devletin kanunlarını bilmek zorundaysak Allahın kanunlarınıda aynen bilmek zorundayız çünkü devlet ben bilmiyordum bunun yasak olduğunu dememize bakmaz her yanlışa basar cezayı ve öğrenseydin kanunlarımıda yanlış işler yapmasaydın der oda halkına.

    ayni şeyi bizlere yüce Allahta bu kuran ile bu ayetleri ile böyle söylüyor bizim insanlık görevimizin biriside yanlışları görmek ve onları göstermektir ve yanlış yapanlarıda uyandırmaktır buda bizlerin insanlık görevleridir dinleyen dinler dinlemeyenlede ABD devletinde olduğu gibi boyunlarına zihin kontrolu yularını taktırırlarsa suç artık onların olur demektir bu işi aslında milli hukuk devlelerinin yapmaları gerekir ama böyle bir devlet daha dünyaya gelmedi ki onu göremedikki onun için bunca uyarılara rağmen bu insanlık hala uyanmıyorlarsa bunlara biraz afyonu ve norkozu siyonisler fazla vurmuşlada ondan oluyor her halde derim r.ç.

  6. rahmi çelik
    2 Eylül 2010 at 00:07

    bakara suresinin 104. ayetinin meali.

    ey iman edenler raina (bizi gözet) demeyin unzurna (bize bak) deyin ve sözü dinleyin kafirler için çok acı azap vardır.

    işte bu ayet bu şekilde zinin kontrolunu da bizlere gösteriyor ki birileri bizleri hayvan misali gütmesinler için çok açık bir uyarıdır

    çünkü yönetim ile güdüm çok farklı meseledir mesela bir apartmanın yöneticisi o mal sahiplerinin işlerini onların istediği gibi yönetir o onları gütmez şeklidir eğer o mal sahiplerini o yönetici güderse onlar hayvanlaşırlar işte milli toplumları ve insanlık alemini yönetmek veya onları gütmek şeklide böyledir çünkü millet mülkün sahibidir hükümetler değil derim.

    zaten orada kral patron ruhban köle olunmaz işte bunu büyütürsek devlet halkını yönetir onları gütmez deniyor bu ayette ve akıllı olun güdülmeyin onlara sonra onların ellerinde birde kafir bile olursunuz şirkede düşersiniz uyarısıda vardır ve sizi güdenler zaten kafirdirler ve onlar kraldır veya patrondur veye ruhbandırlar onlar mallarını ve makamlarının zaten kölesidirler uyarısıda var bu ayetin özünde ve onun için onlar sizi güdenler kafirdirler ve onlar hilecidirler ve halkının hak ve hürriyetleri ve onların rızıkların çalanlardır deniyor bu ayette

    ve sonra onlarla birlikte azap görürsünüz çünkü siz insansınız onları etrafında sakın toplanıpta onlara kendinizi güttürmeyin diyor yüce Allah derim.
    uymayın uyutulmayın böyle yapanlara karşı sizde birleşin kulüpleşin ve side onlara çok ağır cezalar veriniz ki onlarda bir daha sizi böyle numaralarla hilelerle tatlı sözlerlede uyutmaya çalışmasınlar haberidir bunlar derim eğer insanlar kendilerini tanımazlarsa işte onlar ABD devletinde olduğu gibi zinin kontrolu ile uyutulurlar ve uyur gezer olurlar ve afyonlanmış ve narkozlanmış misali olurlar işte bu ayet bununda uyarısını bütün insanlığa yapıyor derim uyanın artık ey insanlar derim r.ç.

  7. rahmi çelik
    3 Eylül 2010 at 23:45

    SOSYAL ADALET NASIL KAZANILIR

    bir insanın zenginliği onun elindeki malıyla ölçülür parasıyla değil çünkü para bir mal değildir para ölüdür onu dirilten emekle üretilen bir maldır ve o zaman malımız kadar zengin sayılırız her mal emekle üretilir her emeğin karşılığı gene bir emek olur bunun ticaretini yapmak demek bir şekliyle mal takazıyladır her malın bir üretim zamanı vardır işte insanlar bir birlerine bu emek ve zamanlarını satarlar veya onu satında alırlar ki buna bir mal takazı diyebiliriz ve bu mal takazında emeklerimiz ve bilgilerimiz ve zamanımız bir değer kazanır ve onunla biz başka bir mal satın alırız işte bu ticarettir işte bu ticareti para ile ölçersek mal takazının yerine mal eşit parayı koyarız ve para eşit bir mal olur devrede para bir tarafta malda bir tarafta şekli doğar ki işte 1 – emek 2 – zaman 3 – mal 4 – para sistyemi kurulur işte mal nekadar çoksa onu satınca paran çoğalır o parayla mal alınca malın çoğalır ve mal ve para eşitliği doğar onun için insanın zenginlik ölçüsü daima maldır toprağı evi arabası hayvanı elbisesi ve yiyeceği hep bir maldır o kişi bunları kazanabilmek için iki eliyle yanlız kendi gücüyle çalışırsa o onun hakkıdır eğer onu başkasının sırtından patronca bir oyunla kazanırsa o onun helal hakkı olamaz çünkü işçim diye çalıştırdığının emek haklarını onlardan benim kar payım diyerek onlardan keserek onları kendinde toplayan kişiler emek ve hak hırsızıdırlar çünkü emek eşit emek hakkını bu şekildeki bir siyonist oyunla bozarak onlar başkalarının sırtından kazanırlar ve o malın haksızlıkla sahipleri olurlar ve o mal onlara haramdır bunu bakara suresinin 286. ayetinde yüce Allah bütün insanlığa haber veriyor çünkü başkasının sırtından kazanmak onların aleyhinedir diyor eğer insanlar ticarete ortak olurlarsa patron sınıfı ortadan kalkar o zaman emek eşit emek olur ve her kes eşitlenir derim. işte bunu patronsuz bir usulle yapmalıyız ki o zaman patronlar emek ve zaman haklarımızı çalmasınlar onun için yeni bir tür milli ortaklık sistemini icad etmeliyiz ve el emeklerimizi ve zamanımızı kimseler patonca usullerle çalmasınlar derim işte gerçek sosyal adalet budur bu lafla değil onu yaparak kazanalım derim r.ç.

  8. rahmi çelik
    4 Eylül 2010 at 20:14

    ET VE İNSANLAR SİYONLAR VE ONLARIN BİZE VERECEĞİ KEMİKLER.

    et konusunda düşünürsek ve misali olan bir et üretimi konusu açarsak bunun bir hesap şekline bakarsak şunu söyleyebilirim şöyleki bir kişi her gün 40 gram et yerse 365 günde 14,600 gram et yer demektir ve bir aile beş nüfustan oluşursa 70 milyon insandan 14 milyon aile yapısı oluşur her aile bu hesaba göre bir sende 73 kilo et yerler bir koyun 25 kilo et vermiş olsa bu aile bir senede 3 adet koyun yemiş olurlar derim. 14 milyon aile her sene 42 milyon adet koyun yemiş olurlar ve bu 70 milyon insan bu konuda bir şeyler yapmaları gerekir ve bunların sütü yoğurdu derisi yünü peyniri ve daha bir çok faydalı yerleri vardır ve onlar için yem üretimi o yemler için fabrika üretimi ve onların işçileri vardır ve bütün bunlar bizim için iş kaynağı olular işte bunun ilmi olan milletçe ve ortakça üretimini yapmanın ilmi çarelerini üretelimde siyonlara ve onların kendileri için yetiştirdiği piyonlara köle ve teslim olmayalımki onların bizleri gütmesine razı olmayalım ki ve onların bizim önümüze atacağı bir kemiğe yani topraklarımızı onlara satıpta ve sonra oralarda onlar için çalışmak için onların bize sunacağı bir iş olarak git benim çifliğimede orada güzel çalış gözüme girki sana bir kemik atarım demeden biz artık bunları görüpte bir takım ilmi ortaklıklar icad ederek bunun çarelerini ve eşitlik çarelerini üretelim ki bunlara bu siyonlara bu patronlara hep muhtaç ve mahçup ve yem olmayalım ve uyanalım uyumayalım derim işte o zaman gerçek imanlı müminler oluruz ve gerçek vatandaşlar oluruz ve gerçek bir millet oluruz ve islam dinini bu kuranı bu insanlık alemie ve müminin diyenlere bu kuran bunları anlatıyor derim işte bir ülke olarak böyle bir amaçta birleşirsek o zaman Allahın ipinede böyle yapışırsak çünkü gerçek yapışmak budur o lafla olmaz duamı yaptımlada olmaz işte o zaman insanlar ve milletimiz fakirlikten ve cahillikten böyle yaparlarsa kurtulurlar işre cemaat olmak budur dosluklar böyle kurulur düşmanlıklar böyle yaparsak dostluğa dönerler derim eğer böyle yapılmazsa bu siyonistler bize köle çifliklerini kurarlar onlar orada sarayda yaşarlar bizlerde onların pisliğini temizleriz en temiz etleri sütleri onlar için hazırlarız buda bize yakışır derim ve bu köleliğide böyle yaşarız ve onların önümüze atacağı bir kemik için onları kapı kulları ve köpekleri ve eşekleri oluruz işte ey türk milleti ey insanlık alemi sizler hangisine razıysanız ALLAHTA KADERİNİZİ ÖYLE YAZAR VE MÜHÜRLER DERİM İŞTE BU KURAN BU ÜMMETE BUNLARI ANLATIYOR BUNU ANLAMAK İSTEMEYENLERDE DEMEKKİ ONLARIN KALPLERİ MÜHÜRLÜ OLANLARDIR VE ONLARDA ANCAK SİYONİSTLERİN KÖPEKLERİ VE EŞEKLERİ OLURLAR DERİM SELAMLAR R.Ç.

Yorumunuzu bırakın


ZAMAN AKIŞI

Oca 17 10:30
Sağlık

Lipödem geni: Kilo veremiyorsanız suçlu iradeniz olmayabilir!

Oca 17 10:00
Sağlık

Yürüyüşün mucizevi gücü: Erken ölüm riskini yüzde 30 azaltan basit bir adım

Oca 17 08:09
Arkasayfa

32 yılda 20’den fazla ‘Siyasi Ahlak Kanunu’ tozlu raflarda kaldı!

Oca 16 21:00
Gündem

Trump kılığında emperyalizm

Oca 16 20:59
Gündem

Ahlaksızlığın ahlakı

Oca 15 11:12
Gündem

Masonik FETÖ’CÜ Marksist cephe!

Oca 15 11:02
Arkasayfa

Dünya sokakta: Kapitalizm çözülürken insanlık neyi arıyor?

Oca 15 10:51
Gündem

Halep-Suriye virajı: Süreç başladığı yerde tıkandı mı?

Oca 15 10:44
Eğitim

Öğretmenlik meslek kanunu uzantısı sürgün ve hak ihlalleri rejimi

Oca 15 10:42
Arkasayfa

Çocuk hapishaneleri: İktidarların gelecek korkusu

Oca 15 10:40
Arkasayfa

Hayali Kürt-Türk-Arap İttifakı ve gerçek: Kürtsüzleştirilen Halep!

Oca 14 11:56
Arkasayfa

Zulüm devri

Oca 14 10:47
Gündem

Emekliye ‘yük’ diyen faiz düzeni

Oca 14 10:42
Gündem

Güçlü pasaport listesi: Türkiye yine geriledi

Oca 14 10:35
Ekonomi

Soba zehirlenmesi ölümleri bitmiyor: İktidar, her ile doğal gaz getirmekle övündü ama halkta para yok

Oca 14 10:33
Emek

Antalya’da çalıştığı iş yerinde yaralanan 17 yaşındaki çocuk, 10 gün sonra hayatını kaybetti

Oca 13 21:06

Mastering strategies for success in gambling

Oca 13 13:54
Arkasayfa

İslam’ın Ritüelleri yada Kur’an’da Nusûk Kavramı

Oca 13 11:16
Ekonomi

Kalite düzeltmesi ‘telefon tuhaflığı’nı izaha yeter mi?

Oca 13 11:15
Ekonomi

Tapuda yeni ödeme sistemi yolda: Zorunlu uygulama için tarih belli oldu!

Oca 13 11:12
Gündem

ABD’den İran’a gümrük vergisi darbesi: Türkiye’ye etkisi ne olacak?

Oca 13 11:10
Arkasayfa

Erdoğan’ı kızdıracak anket yayımlandı… İşte AKP Türkiye’si: Toplum endişeli, öfkeli ve mutsuz!

Oca 13 10:14
Gündem

Çok kadın! Kork, kadın!

Oca 13 10:09
Ekonomi

Altın örümceğin trilyonluk ağı: Altın da çürüdü

Oca 13 10:07
Emek

İşten ayrılan işçi son zamdan faydalanabilir mi?

Oca 13 10:05
Emek

Metal işçisi MESS patronlarının oyunlarını boşa çıkarabilir!

Oca 12 20:00

Pin Up markasına üye olmaya mantıklı mı? Fayda ve risklerin incelemesi

Oca 12 19:24

İddaa Siteleri Rehberi: Güvenilir Siteler, Ekstra Ödüller ve Yöntemler

Oca 12 12:25

2025’in En Güvenli ve Son Dönem Çevrimiçi Kumarhane Kılavuzu

Oca 12 10:42
Arkasayfa

Ekrem İmamoğlu’ndan adaylık açıklaması