Ahmet Yaşaroğlu
Bugün yeni bir yılın ikinci günü. Klişe bir tanımlama olsa da yine de vurgulamak gerekir ki yıl yeni ama sorunlar eski ve sürekli. Makalenin başlığı insanlık olsa da tüm insanların aynı sınıflara, ideallere sahip olmadığını biliyoruz. Kapitalistle işçinin, sermayenin devleti ile halkın çıkarları, emperyalizmle ezilen ve sömürülen halkların çıkarları birbiriyle bütünüyle zıt yönde. Yine de insanlıktan bahsediyoruz çünkü dünya nüfusu içinde durumlarının devam etmesini ve sarsılmamasını isteyen sömürenler ve yönetenler milyarların yanında bir avuç kalıyorlar. Uluslararası işçi sınıfının ve halkların tepelerindeki bu tabakayı atmaları sadece uyanışlarına ve ayağa kalkmalarına bağlı. O an geldiğinde hiçbir zorbalık, hiçbir silah gücü bu selin önünde duramayacak.
Bugün sosyalist bir ülke yok. Çin ve Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti gibi sosyalist olduklarını iddia eden ama devlet kapitalizminin çeşitli versiyonlarını temsil eden iki ülke var. Temelinde tekelciliğe ulaşmış kapitalizmin olduğu emperyalist sistem, egemenliğini uzun süredir kurmuş durumda. Emperyalist hiyerarşi en büyük ve güçlülerden daha küçüklere doğru uzanıyor. Bu sistem içinde siyasi olarak bağımsız gözüken, ama ekonomik olarak emperyalist devletlere bağımlı ülkelerin halkları sömürü ve soygunun ağır yükü altında eziliyorlar. Emperyalist devletlerin mali egemenliği o kadar güçlü ki, bırakalım yenilerini eski alacaklarının faizleri bile bağımlı ülkeleri soyup, sömürmeyi garanti altına alıyor. Sistem içinde kalarak bu zincirleri parçalayıp kırmak olanaksız.
Bütün bunlara rağmen emperyalist sistem ağır bir bunalımın içinde. Bölgesel ve yerel savaşlar ve çatışmalar yaygınlaşırken, büyük emperyalist devletler arasındaki çelişkiler de keskinleşiyor ve sertleşiyor. Bir önceki ABD yönetiminin Çin’e teklifi ‘Tamam güçlendiniz, biz de eski durumda değiliz ama rekabetimiz ve çelişkilerimizi açık bir savaşa dönüşmeden sürdürmenin bir yolunu bulmalıyız’ olmuştu. Trump yönetimi de bunu kabullendi ve genel strateji haline getirdiğini açıkça ilan etti. Rusya geniş enerji ve ham madde kaynakları, askeri ve nükleer gücü ile ben de buradayım diyor. AB ise derin bir iç bunalıma doğru sürükleniyor. Her bir emperyalist güç ve AB gibi birlikler dünyada şekillenen yeni duruma göre mevzi almak, konumu korumanın ve geliştirmenin peşinde.
Bugün dünyada hiçbir emperyalist mihrak silahsızlanmaktan, barışı inşa etmekten, insanlık için farklı ve olumlu bir gelişme yolunu açacak alternatiflerden bahsetmiyor. Savaş, silahlanma, halklar üzerindeki baskı ve zulmün sürmesi, her ülkede işçi sınıflarının aşırı sömürü ve baskı altında tutulması, politik ve sosyal alanın militarize edilmesi ve gerileştirilmesi, sosyal ve kültürel çürümüşlük, kokuşma her yanı sarmış durumda. Bazıları bunlara “çoklu kriz” diyor. Böylesi dönemler daha önce de yaşandı ve bilimsel sosyalizmin ilkelerine bağlı kesimler bu durumu “emperyalizmin genel bunalımı” olarak tanımladılar.
Tanımlanan bu genel bunalım basitçe bir ekonomik kriz değildi. Kapitalist emperyalist sistemin ekonomisinden politikasına, sosyal ilişkilerinden kültürüne, bilimine kadar uzanan geniş alanı tarif ediyor ve genel bunalım tespitini bu verilere dayanarak yapıyordu. Kapitalist emperyalist sistem ilk bunalımını Birinci Dünya Savaşı’na yol açarak “çözmeye” çalıştı. Dünya o zamanın emperyalist güçlerine “dar” gelmeye başlamıştı ve birkaçının yıkılması, diğerlerinin onların alanlarını ele geçirmesi, paylaşması ve “rahatlaması” gerekiyordu. Ama bu “çözüm” olmadı. En korktukları şey başlarına geldi. Sosyalist bir ülke ve uygarlık ortaya çıktı, kapitalizmin bunalımı çözülmek bir yana daha da derinleşti. Bunun ardından gelen ikinci genel savaştır. Ama sosyalizmin zaferi, faşizmin yenilgisi ile sonuçlanmıştır. Ardından gelen “Soğuk Savaş” ve sosyalizmin içeriden ihanet, dışarıdan emperyalizmle kuşatılmasıdır.
1989-90’da “Duvarların yıkılması” kapitalist emperyalist egemenliğin zirve yapmasıdır. Bazıları bunu o zaman “tarihin bitmesi” olarak adlandırdılar. Ama olan uluslararası işçi sınıfına ve dünya halklarına yönelik azgın bir saldırı idi. Özelleştirmeler, başta sağlık ve eğitim olmak üzere kamusal hakların tasfiye edilmesi, emekçilerin geçmiş kazanımlarına el konulması bu dönemin ana özellikleri oldu. Yoksulluk yaygınlaştı ve derinleşti, yerel ve bölgesel anlaşmazlıklar kışkırtıldı ve çatışmaya sürüklendi, emperyalist ülke merkezleri işçi ve emekçilerin seslerinin daha fazla duyulduğu gelişmelere sahne oldu. Bu dönem emperyalizmin, kapitalist sistemin tüm çıplaklığı ile gözler önüne serildiği, tüm çelişkilerini “Özgürce yaşadığı ve hayata geçirdiği” bir dönem oldu. Buradan gelindi bugün açıkça ilan edilen dünyayı en güçlü emperyalist devletler, bağımlı halkları krallar, prensler, diktatörler yönetsin anlayışına.
Bugün bir dünya savaşı yok. Emperyalist devletlerin ulaştığı yıkım gücü -nükleer silahlar- şimdilik bunu dizginliyor. Ama arkasında emperyalist devletlerin olduğu çatışmalar ve savaşlar hemen her yerde. İnsanlık karanlık bir geleceğe doğru sürükleniyor. Bunu engelleyebilecek ve insanlığı bir yıkımdan kurtarabilecek tek güç uluslararası işçi sınıfı ve emekçi halklar. Onların sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya kurma amacını geçersizleştiren, anlamsız hale getiren hiçbir gelişme yok ve böyle bir dünyada olması da mümkün değil. Aksine işçi sınıfının idealleri bir avuç asalak ve sömürücü dışında tüm insanlığa kurtuluşun yolunu gösteriyor. İnsanlık er ya da geç böyle bir yola girecektir.




