Tüketici olarak, neredeyse sonsuz sayıda “doğal” ürünle karşılaşıyoruz. Yeni ürünlerin büyük bölümü, “organik”, “doğal” ve “katkısız” gibi etiketlerle dikkat çekmeye çalışıyor. Ancak bu doğal bolluk kendiliğinden oluşmadı. Aksine, giderek büyüyen ve çoğu zaman mantıklı temellere dayanmayan “doğallık” arayışımıza doğrudan hitap ediyor.
Araştırmacılara göre, doğallığa yönelik bu ısrarlı eğilim, doğal olanın insan için kendiliğinden daha iyi olduğu inancından kaynaklanıyor. Oysa bu inancın fiziksel gerçeklikte sağlam bir temeli yok. İnsanlara, damıtıldıktan sonra mineraller eklenmiş su ile “doğal” kaynak suyunun kimyasal açıdan tamamen aynı olduğu açıkça söylense bile, çoğu yine tercihini doğal olandan yana kullanıyor.
Doğala Yönelim Safsatası Nedir?
Bu eğilim, öylesine düzenli ve akıl dışı bir şekilde tekrar ediyor ki, araştırmacılar bu durumu özel bir adla tanımlıyor: doğaya başvurma ya da doğala yönelim safsatası.
Bu bilişsel önyargının etkisiyle, ortalama bir tüketici “doğal” etiketi taşıyan gıda ve ilaçlara daha fazla ödeme yapmaya razı geliyor.

Bu eğilim kaçınılmaz olarak, tüketicinin bu zaafını hedef alan pazarlama stratejilerinin yaygınlaşmasına da zemin hazırlıyor. Bu stratejiler, doğrudan tüketiciyi ikna etmeye odaklanıyor. “Doğaya başvurma safsatası” genellikle dört ana biçimde karşımıza çıkar:
- Doğal olduğu düşünülen bir şeyin iyi olduğu iddiası. “X doğaldır (ve doğal olan iyidir), o halde X iyidir.”
- Doğal olmadığı düşünülen bir şeyin kötü olduğu iddiası. “X doğa dışıdır (ve doğa dışı olan kötüdür), o halde X kötüdür.”
- İki seçenekten birinin, daha doğal olduğu gerekçesiyle diğerinden daha iyi olduğunun iddia edilmesi. “X, Y’ye kıyasla daha doğaldır (ve doğal olan iyidir), o halde X, Y’den daha iyidir.”
- İki seçenekten birinin, daha doğa dışı olduğu gerekçesiyle kötü olduğunun iddiası. “X, Y’ye kıyasla daha doğa dışıdır, o halde X, Y’den daha kötüdür.”
Doğal Ne Anlama Gelir?
Doğaya yönelim safsatasıyla karşılaştığınızda odaklanmanız gereken iki temel sorun vardır. Birincisi, “doğalın” ne anlama geldiğini tanımlamaktır. İkincisi ise”doğal olanın” her zaman iyi olmadığı gerçekliğidir.
Örneğin, insanın ateş kullanımı “doğal” mı? Belki evet belki de değil. İnsanların kıyafet giymesi “doğal” mı? Evet ve hayır. Bir şeyin doğal olması ya da olmaması aslında kişiden kişiye değişen bir olgudur.

Bu tür hatalı yargılar, tıbbi tedavi tercihlerimizi bile etkileyebiliyor. Bir psikoloji deneyinde katılımcılardan, varsayımsal bir hastalığı “doğal” ya da “sentetik” olarak etiketlenmiş iki ilaçtan biriyle tedavi etmeleri istendi.
Her iki ilacın da aynı derecede güvenli ve etkili olduğu kendilerine söylendiği hâlde, katılımcıların yüzde 70’i doğal olanı seçti. Daha da çarpıcı olanı, katılımcıların yüzde 20’sinin, doğal ilacın sentetik olana kıyasla daha az güvenli olduğu bilgisi verilmesine rağmen yine de bu seçeneği tercih etmesiydi.
Bu tercihler, özünde “doğal” olanın güvenli, “yapay” olanın ise tehditkâr olduğu yönündeki yanıltıcı duygulardan ibarettir. Oysa doğallık, güvenliğin garantisi değildir. Elma çekirdeğinde ya da acı bademde bulunan siyanür gibi pek çok doğal madde, zaman zaman insanları zehirleme potansiyeline sahiptir.
Üstelik bu yanılsama, insanların doğal ve sentetik ürünlerin kimyasal açıdan tamamen aynı olabileceğini kabullenmekte zorlanmasıyla daha da güçlenmektedir.
Doğal olduğu hâlde iyi olmayan pek çok şey bulunduğu gibi, doğal olmadığı hâlde son derece yararlı olanlar da vardır. Solunması tehlikeli gazlar, bakteriler ve virüsler bütünüyle doğaldır. Bu nedenle yararlılığın ölçütü doğallık olamaz.
Doğala yönelmemize zemin hazırlayan kültürel ve tarihsel etkenler incelendiğinde, bunun kısmen evrensel ve belki de zamandan bağımsız bir düşünme biçiminin yansıması olabileceğini düşündüren nedenler ortaya çıkıyor.
Nitekim bir araştırma, doğallık yargılarımızın özellikle ekleme içeren dönüşümlere, çıkarma içerenlere kıyasla çok daha duyarlı olduğunu gösterir. Bu nedenle posası eklenmiş portakal suyu, posası çıkarılmış olana göre daha az doğal algılanır.
Sonuç Olarak
Doğaya başvurma türü argümanlar kullanan kişilerle tartışırken, doğrudan ve sert bir tutumun çoğu zaman karşı tarafın sizi dinleme ihtimalini azalttığını akılda tutmak gerekir. Ayrıca insanlar, yanlış olduğu gösterilen inançlarıyla yüzleştiklerinde, bazen tam tersine bu inançlara daha da sıkı sarılmalarına yol açan geri tepme etkisine açık olabilirler.
Bu nedenle, böyle durumların ortaya çıkma olasılığını azaltmak için aşırı çatışmacı bir dil kullanmaktan kaçınmak genellikle daha etkili olur. Gerçekten karşı tarafın fikrini değiştirmek isteniyorsa, en uygun yaklaşım, argümandaki mantık boşluğunu doğrudan ilan etmek yerine, kişinin bunu kendisinin fark etmesine yardımcı olmaktır.
Örneğin, bir şeyin doğal olmasının onu otomatik olarak iyi kılmadığını göstermek istiyorsanız, bunu doğrudan söylemek yerine, ilgili bilgileri ve örnekleri sunarak karşı tarafın bu sonuca kendi başına ulaşmasını sağlamak çok daha etkili olabilir.
Kaynaklar ve ileri okumalar:
- The Appeal to Nature Fallacy: Why “Natural” Isn’t Necessarily Better; Bağlantı: https://effectiviology.com/
- Rozin, Paul. (2005). The Meaning of “Natural”: Process More Important Than Content. Psychological science. 16. 652-8. 10.1111/j.1467-9280.2005.01589.x.




