Nuray Sancar
1990’lı yıllarda dolaşımda olan argümanların çatısını ulus devletler devrinin sona erdiği tezi kurmaktaydı. Bu siyasi iddianın devamında, dünya, iktisadi olarak küresel bir bütünleşme sürecine girmiş ve karşılıklı bağımlılık tesis edilmişti. Buradan yapılan çıkarsama dünya düzenini arkaik bir emperyalizm kavramıyla tartışmanın saçmalığıydı. Sınıf mücadeleleri de artık tarih müzesindeki yerini alacaktı; proletaryaya elveda deme zamanı gelmişti. Postmodernizm ise genel-özel, tikel-evrensel, yerel-küresel, doğru-yanlış, eski-yeni arasındaki eski ikiliklerin ortadan kalkmakta olduğu bir fikir bulamacını zerk ederek algı kapılarını zorlamaktaydı.
Yeni bin yıla ve yeni bir yüzyıla daha gireli bir yıl olmuşken ABD’nin devasa Dünya Ticaret Merkezi kuleleri bir terör saldırısıyla yerle bir oldu. 11 Eylül 2001’de el-Kaide, küreyi domine eden ülkeyi kalbinden vurdu. Yüzyılın başlangıcı, siyasi iktisadi ve düşünsel sonuçları bakımından 1999 yılının 31 Aralık gecesinden ziyade 11 Eylül saldırılarıyla ilişkilendirilebilir. Bu tarihten sonra geçen çeyrek yüzyıl içinde ’90’lı yılların başlıca iddiasının gerçek içeriği de peyderpey açığa çıktı.
ABD karşılıklı bağımlılık içine girdiği bir Asya veya Afrika ülkesiyle karşılıklı bağımlılık içinde olmadığı gibi, ulus devlet sınırlarının kalkıyor olması da üretim süreçlerinin parçalanması, dijital ağların sınırları aşan kuruluşu, genişleyen dünya pazarlarındaki ticaret, sermaye dolaşımını zorlaştıran eski bürokratik kalıpların DTÖ’nün Doha zirvelerinde terk edilmesinden ibaret değildi.
İkiz Kulelere yapılan saldırı birinci büyük savaş sonrasında kurulan, ikinci büyük savaş sonrasında ‘yeniden’ kurulan dünya düzeninin altüst olmaya başladığının işaretiydi. Halkların bir küfür gibi savurduğu, aynı zamanda sömürüye ve sömürgeciliğe karşı mücadele sloganlarının tamlayanı haline gelen emperyalist sözcüğünü ABD’ye, silmeye çalıştığı yerinden yeniden yapıştıran gelişme, ulusal devlet çıkarlarından hiç vazgeçmemiş ama başkalarına vazgeçmeleri telkininde bulanan bu ülkenin Afganistan ve Irak’ı işgal etmesi oldu. ABD, yeni konseptini ulus ötesi bir tehdit tanımıyla ‘terörizme karşı mücadele’ olarak belirlediği NATO’nun üye ülkelerini bile (İngiltere ve kısmen İspanya hariç) bu sefere paydaş olmaya ikna edememişti. Ulusal çıkarlar ve muvzuat hâlâ yerli yerindeydi ve Avrupa’nın geriden gelen emperyalist güçleri bu savaşta kendilerine henüz bir gelecek göremiyorlardı. ABD’nin haçlı seferinde kendilerine düşen payın peşine ilk kez Libya’da düşeceklerdi. Kaddafi NATO harekatıyla öldürüldü. Rusya’nın Avrupa’nın dizinin dibindeki Ukrayna’ya saldırısı ise aynıları aynı yere toplayacaktı. Bu savaş ABD’nin, Almanya’nın ve diğerlerinin büyük savaş yığınağında buluştuğu ‘uluslararası’ cephenin oluşmasını kolaylaştırdı.
İsrail’in Gazze soykırımı ise ABD’nin başını çektiği birleşik cepheyi güçlendirdi. Ortadoğu’nun ticaret yolları, yer altı ve yer üstü kaynakları üzerindeki hakimiyete ortaklık, nüfuz ve üs merkezlerinin paylaşımış bir koyup on alma hesabındaki eski sömürgecilerin de iştahını kabartıyordu. Nitekim ticaret yollarındaki serbestleşme herkesin çıkarınaydı.
Çeyrek yüzyıl biterken Trump’lı ABD, kısa bir duraklamadan sonra herkese ne yapacağını söyleyen hakim bir aktör haline geldi. 1990’lı yıllardaki karşılıklı bağımlılık tezinin mecrası olan süper güç, bu kez ‘Hepiniz bana bağımlı olacaksınız’ çünkü ‘önce Amerika’ demeye başlamıştı. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en büyük ödemeyi yaptığı NATO’nun maddi yükünü Avrupa’ya paylaştırdı, serbest ticareti ABD’nin iç pazarlarının çıkarı için vergilendirdi, Avrupa’nın savunması için daha fazla para ayırmayacağını duyurdu. Hiçbir devlet ve ulusal çıkar, başlıkları bizzat Trump tarafından belirlenen ABD’nin çıkarlarından daha önemli olamayacaktı ve bedeli bu devletlerden hizmet alan baş emperyaliste değil hizmet verene ödetilecekti. DTÖ’nün Doha oturumlarının vaadi dolmuş görünüyordu. Ya da zaten yolu o oturumlar açmıştı.
Yüzyılın ikinci çeyreğine doğru ilerlerken ABD’nin yeni sömürgecilik politikası doğrultusunda Pasifikten Atlantik’e, Doğu Akdeniz’den Karadeniz’e, Ortadoğu’dan Afrika ülkelerine ve hatta İç Asya’ya kadar geniş bir coğrafya ateş hattında. Deyim yerindeyse ABD, kurduğu üsler, yaptığı silah yığınakları ve uzun menzilli vurucu gücüyle kendi egemenlik alanlarını diğer devletlerin ulusal sınırlarını tanımadan, dirençleri de kırarak genişletiyor.
Trump zaten barışın ancak ülkesinin silah gücünün önünde diz çökmek anlamına geldiğini ilan etmişti. Yıl biterken Türkiye’de düşen kaynağı belirsiz İHA’lar, Libya genel kurmay heyetini taşıyan uçağın düşmesi, bir F-16’nın Gürcistan-Azerbaycan sınırında 20 ölümlü kazaya uğraması vb. örnekler Türkiye’nin; Karayibler’deki Venezuela kuşatması Latin Amerika’nın sınırlarının nasıl çizildiğinin de göstergesi. Kaza kırım olaylarının failinin bizzat ABD olup olmaması önemli değil. Ancak ABD tarafından oluşturulan konseptin artık mümkün kıldığı bir sınırlama harekatı bu.
Karşılıklı bağımlılık hikayesinin sonu ABD’nin ‘Bana bağımlısınız’ ilkesine bağlanırken yüzyılın başında düşmanını arayan savaş, onu şimdi Çin’de ve kısmen Rusya’da buldu. Eski yılın son günlerinde Kıbrıs civarında ABD uyduları tarafından kurulan koalisyon Somaliland’ın oluşumuyla taçlandırıldı. İran’a tehditler savurulmaya devam ediyor.
Yüzyılın ilk çeyreği ABD devletinin kendine ait bir Roma İmparatorluğu kurma yolundaki ilerlemesinin, dünya düzeninin yeniden tesisinde yol katetmesinin tarihidir. İkinci çeyrek, bu sürecin hangi karşı dirençlerle, nereye kadar ilerleyebileceğinin tarihi yazılacak. Henüz halklar bu tarihe ateş hattından göç ederek, yer yer zayıf direnişlerle girdiler.
Yüzyılın başındaki üç dalga halinde görülen halk direnişleri (Başta Arap Baharı) ve işçi sınıfı eylemleri yeni bir dalga yaratamazsa ikinci çeyreğin tarihi ilk çeyrekteki emperyalist işgalin, yeni sömürgeciliğin ve çatışmaların yayılmasının hikayesi olarak yazılacaktır. Bir yazan kalırsa şayet.




