Şebnem Korur Fincancı
Şubat depremlerinin üzerinden üç yıl geçti. Aradan geçen zaman, yalnızca yıkılan binaları değil, devletin afet sonrası tercihlerini de görünür kıldı. Bugün deprem bölgesine bakıldığında sorun artık “Neden toparlanılamadı?” sorusunun ötesindedir. Asıl soru şudur: Nasıl bir toparlanma tercih edildi ve kimler için? Çünkü ortaya çıkan tablo, kamusal sorumluluğun nasıl terk edildiğini bütün çıplaklığıyla göstermektedir.
Barınma, beslenme, istihdam, eğitim ve sağlık gibi en temel alanlarda yaşanan sorunlar, üç yıl içinde geçici olmaktan çıkmış, kalıcı bir yoksunluk hâline gelmiştir. Türk Tabipleri Birliğinin deprem raporları, bölgede sorunların hâlâ yapısal bir nitelik taşıdığını açık biçimde ortaya koyuyor. Üç yıl sonra bile on binlerce insan konteynerlerde yaşıyor; yoksulluk derinleşmiş, işsizlik kalıcı hale gelmiş durumda. Özellikle çocuklar ve yaşlılar için beslenme yetersizliği, geçici değil süreğen bir halk sağlığı sorunu olarak karşımızda duruyor. Deprem bölgesinde yaşamın ne denli kırılgan olduğunu gösteriyor. Ancak bu kırılganlık, yalnızca doğal afetin sonucu değil; sonrasında yapılan tercihlerle ağırlaştırılmıştır.
Bu tercihlerden biri, tarım alanları ve zeytinlikler üzerinde yükselen TOKİ projeleridir. Deprem gerekçesiyle acele kamulaştırmalar yapılmış, verimli topraklar ve zeytinlikler yapılaşmaya açılmıştır. Oysa 3573 sayılı Zeytinliklerin Korunması Hakkında Kanun, bu alanların daraltılamayacağını açıkça düzenler. Ancak bu yasal koruma, acele kamulaştırma kararları ve idari düzenlemelerle fiilen etkisizleştirilmektedir. “Kamu yararı” adı altında yürütülen bu uygulamalar, gıda güvenliğini ve bölge halkının geçim kaynaklarını yok ederek, kamu yararının kendisini ortadan kaldırmaktadır. Hatay başta olmak üzere birçok ilde, zeytinliklerin kamulaştırılarak inşaata açıldığına tanık oluyoruz. Oysa bu topraklar, yalnızca bir geçim kaynağı değil; bölgenin kültürü, ekolojisi ve gıda güvencesidir. Depremle birlikte işini kaybeden, üretimden kopan on binlerce insan için tarım hâlâ ayakta kalabilmenin en önemli dayanağıydı. Zeytinliklerin ve ekilebilir alanların betonla kaplanması, yalnızca bugünü değil, bölgenin geleceğini de ipotek altına almak anlamına geliyor. Barınma krizini çözer-miş gibi yaparken, gıda krizini derinleştiren bir yaklaşım, sürdürülebilir olamaz.
TTB raporları, bu plansız yapılaşmanın sağlık üzerindeki etkilerini de ortaya koymaktadır. Tarım alanlarının yok edilmesi yoksulluğu artırırken sağlıklı beslenmeye erişimi zorlaştırmakta; konteyner kentlerde ve yeni yerleşim alanlarında altyapı, temiz su ve sağlık hizmetleri hâlâ yetersiz kalmaktadır. Sorun yalnızca “Ev yapmak” değil; yaşanabilir bir hayat kurmamaktır. Depremden en ağır etkilenen kamusal hizmetlerden biri de birinci basamak sağlık hizmetleri, yani aile hekimlikleridir. Üç yıl geçmesine rağmen birçok aile sağlığı merkezi hâlâ konteynerlerde hizmet vermektedir. Depremde yıkılan binalarda kalan tıbbi cihazlar, malzemeler ve arşivler enkaz altında kalmış; hizmet sunumu ciddi biçimde aksama yaşamıştır. Türk Tabipleri Birliği bu konuda defalarca Sağlık Bakanlığına başvurmuş, gerekli donanım ve mekanların sağlanmasını talep etmiştir. Talepler karşılanmayınca TTB, bir meslek örgütü olarak devletin yerine geçmemesi gereken bir sorumluluğu üstlenmek zorunda kalmış, dayanışma yoluyla malzeme eksiklerini gidermeye çalışmıştır.
Bu tablo bir istisna değil, deprem sonrası yönetim anlayışının özetidir. Sağlık hizmeti bir yardım faaliyeti değil, devletin devredilemez bir yükümlülüğüdür. Aile hekimliklerinin konteynerlerde, eksik donanımla hizmet vermesi yalnızca hekimlerin değil, bölge halkının yaşam hakkını da doğrudan ilgilendirmektedir.
Üç yıl, bir ülkenin afet sonrası toparlanma kapasitesini göstermek için fazlasıyla yeterli bir süredir. Ancak deprem bölgesinde talanla yükselen beton, insanların yaşam koşullarında bir iyileşme yaratmadığı gibi, hayatları yükselen duvarların arasına sıkıştırmaktadır. Deprem bir doğa olayıydı; fakat sonrasında yaşananlar bir tercihler toplamıdır. Tarımı, zeytini, üretimi gözden çıkaran bir yeniden inşa anlayışı bölgeyi ayağa kaldırmaz. Deprem bölgesinde yükselen her beton blok, yalnızca bir bina değil; terk edilmiş bir kamusal sorumluluğun da simgesidir.




