İhsan Çaralan
İktidar olmasının üzerinden bir yıl geçemeden “sekiz savaşı bitirdiğini” iddia eden ve bu yüzden Nobel Barış Ödülü’nün kendisine verilmesini bekleyen Trump, barış üzerine söylediklerinin mürekkebi kurumadan Venezuela’ya yönelik bir askeri saldırıyla Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşi Cilio Flores’i ABD’ye kaçırdı!
Trump ve öteki ABD’li yetkililer Maduro ve eşinin Venezuela devlet başkanı değil “Narko-terör çetesinin liderleri olarak, narko-terörizm suçlaması”yla yargılanacağını iddia ediyorlar.
Elbette bu saldırı, bir grup özel kuvvetler askerinin bir gün içinde gerçekleştirdikleri bir marifet değildir. Tersine bu “kaçırma” eylemi, eylül ayından beri uçak gemileri de dahil çok sayıda savaş gemisi ve savaş uçağının Venezuela’yı denizden ablukaya aldıkları bir kuşatmanın devamı olarak gerçekleştirilmiştir.
Dört ay içinde onlarca tekneyi uyuşturucu taşıdıkları iddiasıyla vurup, içindekileri katleden ABD askerleri, pek çok petrol tankerine de el koydular. Tıpkı 200-300 yıl öncesinin deniz haydutları, korsanları gibi!
O günden beri de Trump ve adamları, Amerikan savaş yeteneğinin ulaştığı seviyeyle övünen bir kara propaganda ile ABD’ye ve onun çıkarlarına uygun davranmayan herkesi tehdit ediyorlar.
Trump ve ABD Genelkurmay Başkanı Christopher W. Grady, Maduro’nun kaçırılması sonrası TV’ye çıkarak uzun uzun ABD silahlı kuvvetlerinin başarısını övdüler ve yaptıkları uluslararası haydutluğu ABD’nin çıkarı uğruna yapılmış kutsal bir savaş olarak sundular.
Demek ki ABD ulusal güvenlik stratejisi belgesi boş yere yazılmamış!
Trump ve avanesi aylardır ağızlarını açtıkça narkoterörizmden bahsediyor ve ABD’li gençlerin uyuşturucu ile zehirlenmesiyle ilgi dramatik konuşmalar yapıyorlar. Ama daha 2025’in aralık ayının başında Trump yönetiminin hazırlatıp ilan ettiği ABD ulusal güvenlik stratejisi belgesi’nde aslında Venezuela’nın neden hedefe konduğunu ve Maduro’nun kaçırıldığını açıkça yazmışlar.
Bildirge de;
** “Kuzey, Orta ve Güney Amerika’daki ABD hegemonyasının yeniden tesis edilmesine ve ana vatan güvenliğinin sağlanmasına öncelik verilmesini istiyor” ve 1823’te ABD Başkanı James Monroe tarafından, Kongreye bir mesaj olarak gönderilen, “ABD Avrupa iç işlerine karışmayacak ancak aynı tavrı Avrupa’dan da bekleyecek” diye özetlenebilecek, “Amerika, Amerikalılarındır” mesajını veren Monroe Doktrini’ne atıf yapılması,
** “Barışı güç yoluyla sürdürmek” için savunma harcamalarının artırılması ve askeri yeteneklerin modernize edilmesine ağırlık verilmesi,
** NATO müttefiklerinin savunma harcamalarını GSYİH’nin yüzde 5’ine çıkarmalarında ısrar edilmesi,
** Çin’in küresel ticareti çarpıtma ve ekonomik baskı girişimlerinin tehdit olarak tanımlanması,
** Batı yarımkürede göçün durdurulması, uyuşturucu kaçakçılığı ve “narko-terörizmle” mücadele için daha büyük bir askeri varlık bulundurulmasına vurgular yapılıyor.
Nitekim Trump, “Maduro’dan sonra yerine yönetime kim gelecek” diye sorulan sorulara, “Yerine kim gelecek diye bir sorun yok. Venezuela’yı biz yöneteceğiz. Bundan sonra petrolün sahibi biziz, biz çıkarcağız” demekle de kalmıyor, Çavez tarafından petrollerin millileştirilmesini, “Petrolümüzü bizden çalmışlardı geri alıyoruz” da diyen Trump, “Çin ve Rusya da merak etmesin onlara da satacağız petrolü” diye açıklıyor planlarını!
Tabi bu arada Venezuela halkına özgürlük, demokrasi ve refah vadetmeyi de unutmuyor!
Halklar Trump ve tekelci sermaye baronlarına boyun eğmeyecek!
ABD’nin Venezuela’ya askeri saldırısına ilk ve en sert tepkiler de Kolombiya, Küba ve Brezilya’dan geldi. Arjantin’in faşist Devlet Başkanı Milei ise açıkça ABD saldırısına destek verdi: “Özgürlük ilerliyor. Yaşasın özgürlük” çığlığı ile karşıladı!
AB’den yapılan açıklamada da beklendiği gibi “itidal” çağrısı geldi! Türkiye Dışişleri Bakanlığı, saldırıyı ABD’nin yaptığını bile söylemekten kaçınarak, “Venezuela’da meydana gelen son gelişmeleri yakından takip ettiklerini” belirterek, “Mevcut durumun bölgesel ve uluslararası güvenlik açısından olumsuz sonuçlar doğurmamasını teminen tüm tarafları itidalli davranmaya çağırıyoruz” demekle yetindi. Ülkemizde ABD’nin Venezuela’ya yönelik saldırısına açık tepki ise sol siyasi partilerden geldi.
DEM Parti, TİP, Emek Partisi, SOL Parti, THK, ESP, VP ve TKP yaptıkları açıklamalarda saldırıyı “emperyalist işgal” olarak nitelendirirken, Venezuela halkıyla dayanışma çağrısı yaptı.
CHP Genel Başkanı Özgür Özel ise Erdoğan’ın dostum dediği Maduro’ya yönelik haydutça girişimin hiç lafını etmemesini “Trump korkusu”na bağlarken Trump ve ABD saldırısını sert sözlerle eleştirdi.
Elbette ki ABD’nin Venezuela saldırısına dair bundan sonra pek çok tartışma yapılacak. Ama şu bir gerçek ki, ABD’nin bağımsız bir ülkeye saldırması için “narko-terör” bahanesi az çok aklı başında olan hiç kimseyi inandıramaz. Tersine, Trump’ın uzun televizyon konuşmasında da açıkça ifade etmekten çekinmediği gibi asıl sebep, Venezuela’nın dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip olmasıdır.
Sadece bu kadarla da değil. Trump Venezuela topraklarındaki altın, elmas ve nadir elementlere sahip olmak istemektedir. Ve elbette Venezuela saldırısı Monroe Doktri’ninde ifade edildiği gibi Kuzey ve Güney Amerika’daki tüm ülkelere ABD’nin çizdiği sınırlar dışına çıkmamaları için bir gözdağı, bir tehdittir!
Elbette tüm dünyadaki diğer ülkelere de Trump, “Bizim çizdiğimiz sınırları aşmayın. Aşarsanız da sonunuz Maduro gibi olur” demek istemektedir.
İnsanlık elbette her dönemde böyle egemenler görmüştür. ABD gelmiş geçmiş egemenler içinde en zalimi, en doymazı, en vahşisi, haydutlukta en ileri gidenidir. Ama dünya halkları, bu zalim egemenlere karşı mücadele gücü ve deneyimine sahiptir!
Evet, hükümetlerin büyük çoğunluğu ABD ve Trump karşısında suspusturlar. Ama dünya halkları ABD’nin emperyalist saldırılarına, halkları tehditlerine boyun eğmeyecektir!
Bu konu önümüzdeki dönemde pek çok yönüyle tartışılacaktır.
Bugün tartışmayı burada bırakacağız.




