Şebnem Korur Fincancı
Yine bir okul saldırısı. Yine bir kadın cinayeti. Yine “Gerekli inceleme başlatıldı” cümlesi. Haberler değişiyor gibi görünüyor ama aslında aynı hikayeyi tekrar tekrar izliyoruz. Her seferinde faili konuşuyoruz, motivasyonu tartışıyoruz, birkaç gün öfkelenip sonra unutuyoruz. Oysa asıl soruyu sormuyoruz: Bu şiddet neden bu kadar sürekli?
Bu sorunun cevabı, tek tek bireylerin öfkesinde ya da “psikolojik sorunlarında” değil. Daha derinde, görünmeyen ama etkisi çok somut olan bir yerde: Yapısal şiddette.
Johan Galtung’ın tanımladığı anlamıyla yapısal şiddet, insanların hayatını doğrudan hedef almayan ama onları sistematik olarak zarar görebilir hale getiren düzeneklerdir. Yani ortada bir bıçak ya da silah olmayabilir; ama eşitsizlikler, güvencesizlik, cezasızlık ve ihmal, en az fiziksel şiddet kadar yıkıcı sonuçlar üretir. Bugün yaşadığımız tablo tam da budur. Okullarda yaşanan saldırılar, kadınların sistematik olarak öldürülmesi ve ardından gelen etkisiz soruşturmalar, birbirinden kopuk olaylar değil. Bunlar aynı yapının farklı yüzleri.
Giderek derinleşen güvencesizlik, insanların hayatını sürekli bir belirsizlik içine itiyor. İşsizlik korkusu, gelecek kaygısı, sosyal devletin geri çekilmesi… Bütün bunlar bireyleri yalnızlaştırıyor, kırılganlaştırıyor ve öfkeyi içe ya da dışa yöneltecek bir zemin yaratıyor. Bu sadece bireysel bir mesele değil; sistemin ürettiği bir duygu hali.
Yalnız ekonomik koşullar değil, onun da beslediği kurumsal düzlemi de unutmamalı! Şiddetin önlenebilir olduğu durumlarda bile önlenmemesi, koruma mekanizmalarının işlememesi ve faillerin yeterince caydırıcı biçimde cezalandırılmaması… Bunlar bir rastlantı değil. Bir ülkede şiddet cezasız kalıyorsa, bu yalnızca hukuki bir eksiklikle açıklanamaz, aynı zamanda bir mesajdır: “Bu yapılabilir.” Cezasızlık, şiddetin en güçlü teşviklerinden biridir.
Üçüncü katman ise kültürel. Kadına yönelik şiddetin dilde, medyada ve gündelik hayatta sıradanlaştırılması; erkeklik krizlerinin şiddetle telafi edilmesi, saldırgan davranışların “anlaşılabilir” bulunması… Pierre Bourdieu’nün dediği gibi, insanlar çoğu zaman maruz kaldıkları eşitsizlikleri doğal kabul etmeye başlar. Şiddet de böylece görünmezleşir.
Tam da bu noktada, son yıllarda ana akım medyada çoğalan mafya ve suç örgütü temalı dizilere ayrıca bakmak gerekiyor. Bu yapımlar şiddeti yalnızca göstermez; onu stilize eder, failini karizmatikleştirir ve “hukuk dışı adalet” fikrini cazip kılar. Bu bir komplo meselesi değil; reyting ekonomisi, seçici bir regülasyon ve artan güvencesizlik ortamında güç fantezilerine olan talebin kesişimidir. Ancak sonuç değişmez: Şiddetin meşrulaşma eşiği düşer. Hukukun zayıf, cezasızlığın yaygın olduğu bir zeminde bu tür kültürel üretimler, yapısal şiddetin önemli bir taşıyıcısına dönüşür.
Bu noktada sıkça başvurulan “bireysel sapkınlık” ise gerçek nedenleri görünmez kılar. Elbette her suçun bir faili vardır. Ama o faili mümkün kılan koşullar da vardır. Bir toplumda benzer suçlar tekrar ediyorsa, mesele artık birey değil, örüntüdür.
Son yıllarda artan otoriterleşme ve güvenlik söylemi bu yaşananları daha karmaşık hale getiriyor. İlginç bir çelişkiyle karşı karşıyayız: Güvenlik söylemi güçlenirken, insanların gerçek anlamda güvende olma hissi zayıflıyor. Çünkü güvenlik, daha fazla kontrol değil; adalet, eşitlik ve öngörülebilirlik demektir. Michel Foucault’nun işaret ettiği gibi, iktidar yalnızca yasaklarla değil, hangi davranışların “normal” sayılacağını belirleyen söylemlerle de işler.
İşte tam da bunlardan yola çıkarak bu memlekette artık şiddetin bir istisna değil, sonuç olduğunu söyleyebiliriz. Ekonomik kırılganlıkların, kurumsal zafiyetlerin ve kültürel normalleştirmenin birleştiği bir sonuç. Her yeni olayda “Nasıl oldu?” diye sormaya devam edebiliriz. Ama belki de artık daha zor bir soruya yönelmenin zamanı gelmiştir: Bu düzen böyle devam ederken, neden olmasın? Çünkü sorun yalnızca bireylerde değil; bireyleri böyle davranmaya iten, sonra da koruyamayan bir yapının içinde yaşıyoruz. O halde bu yapıyı bozma zamanıdır!




