Fatih Polat
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Ramazan Bayramı dolayısıyla yayımladığı video mesajda, geçtiğimiz yılın ekim ayında başlayan, Öcalan’ın 27 Şubat 2025 tarihli çağrısına bağlı olarak PKK’nin fesih kongresi, silah imha töreni, Türkiye’deki güçlerinin sınır ötesine çekilmesi gibi adımlarla devam eden sürece dair de değerlendirmeler yer aldı:
“17 ay önce başlattığımız ve stratejik önemi bugünlerde daha iyi anlaşılan ‘terörsüz Türkiye’ sürecimizde birçok kritik eşiği suhuletle aşmayı başardık” diyen Erdoğan, şöyle devam etti: “Devletimizin ilgili birimleri en küçük bir güvenlik açığının oluşmaması ve sürecin sabote edilmemesi için vazifelerini hassasiyetle yerine getiriyor. Suriye’nin kuzeyindeki sorunun uzlaşıyla çözülmesiyle birlikte hem güvenlik endişelerimiz hafifledi, hem Suriye’nin toprak bütünlüğü korundu, hem de süreç istismara müsait ağır bir yükten kurtulmuş olduk. Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonunun tüm siyasi parti gruplarının desteğiyle kabul ettiği rapor kapsamlı bir yol haritası sunuyor. Sürecin yasal boyutuna ilişkin mütalaalar, gazi Meclisimizin çatısı altında inanıyorum ki önümüzdeki dönemde sağduyu ile yapılacaktır. Örgütün tasfiyesine yönelik adımlar da aynı şekilde vakit kaybetmeden atılacaktır.”
Tasfiye odaklı süreç yönetiminin açık ifadesi olan bu vurgular, bayram sonrası çıkması beklenen süreç ile bağlantılı yasalara ilişkin de fikir veriyor. Geride bıraktığımız 17 ay içinde Öcalan’ın çağrılarına uygun olarak Kürt tarafının attığı önemli adımlara karşılık olarak, şu ana kadar sadece İmralı’da uygulanan tecrit koşullarının esnetilmesine tanıklık edildi. Erdoğan’ın bayram mesajında vurguladığı, TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un da geçtiğimiz günlerde bir grup gazeteciyle buluşmasında önemine dikkat çektiği Meclis lomisyonu ise sadece iktidarın hanesine yazılacak bir adım değildi. Ve Kürt meselesinin kök nedenlerine eğilmekten imtina edilen Meclis komisyonu raporunda, demokratikleşme adına önerilen kimi olumlu adımların önümüzdeki dönemde atılmasının bile iktidarın iç politikadaki kendi hesaplarına ilişkin bir ‘al/ver’ denklemi içinde değerlendirileceğini göreceğiz.
DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan’ın Diyarbakır’daki Newroz mitinginde yaptığı konuşmadaki, “Kürtler artık devletle münazara değil, müzakere yapmak istiyor” vurgusu, 17 ay boyunca devam eden ilişkinin Kürt hareketiyle iktidar/devlet arasındaki bağlamının bir ‘müzakere’ değil, bir ‘diyalog’ boyutunda seyrettiğinin ifadesi olarak da okunabilir.
Son iki gündür, Diyarbakır’ın Bismil ilçesi ve Batman’da işçiler ve sendikacılarla sohbetlere ek olarak, Diyarbakır’da Newroz alanında yaptığımız sohbetlerin gösterdiği somut gerçek şöyle özetlenebilir: Kürt halkı, barış talebinin arkasında dururken, sürece dair beklentisi geçtiğimiz yılın bu zamanlarıyla kıyaslandığında fazlasıyla geriye düşmüş durumda. Kimi bunu çok sert ifadelerle tam bir güvensizlik olarak vurgularken, kimi de ‘Artık devlet de adım atmalı’ şeklinde dile getiriyor. Örneğin Bismil’de konuştuğumuz petrokimya sektöründe çalışan bir işçi, 1991 yılında katledilen Halkın Emek Partisi (HEP) Diyarbakır İl Başkanı Vedat Aydın’ın akrabaları olduğunu da ifade ederek, “Rahmetli babam buradan kalkıp İstanbul’a gitti, İmamoğlu için oy toplamaya” dedi. Bu kişi, bu örneği siyasete dair beklentisini İmamoğlu’na bağlamak gibi bir noktadan değil, iktidarın muhalefeti bölme oyunlarını yakından takip ettiklerini dile getirmek için söyledi.
Aşağıdan yukarıya doğru bakanlar, süreci okurken iktidarın Kürt meselesine dair yaklaşımının ‘silahsızlandırma’ ile sınırlı yönünü görüyor. Yanına da geçtiğimiz yıl 19 Mart’ta düğmesine basılan İBB operasyonuyla muhalefetin yargı aracılığıyla zayıflatılmak istenmesini koyuyor.
Kürt sermayesinin temsilcileri, “Biz taleplerimiz karşılık bulduğu oranda iktidar ile birlikte yol yürümenin imkanlarını ihmal etmeyelim” diye düşünebilir. Ama Kürt yoksulları hem ekmeğinin küçüldüğü hem de seçtiği belediyelere kayyım atandığı 24 yıllık AKP iktidarı döneminde yaşadıkları üzerinden olup bitenleri yorumluyor. Politikanın ağır meselelerinin bütün şifrelerinin tabanda tamamen çözülmüş olduğu kuşkusuz iddia edilemez. Ama artık Kürt emekçilerinin politik tercihlerini belirleyen dinamikler içinde üretim ilişkilerinin sonuçlarının yol açtığı sınıfsal farklar da bir belirleyen olmaya dünden daha fazla aday gibi görünüyor.




