Pınar Öğünç
“Açık konuşayım, geçiş değil, bir kopuş dönemindeyiz” demişti Kanada Başbakanı Mark Carney geçen haftalarda Davos’ta. Bir Batı liderinin küresel sisteme dair ülkesini de dahil ederek yaptığı eleştiriler çok kişiyi şaşırttı, böylesi bir dürüstlüğe ve cesarete hayran kalanlar oldu. Carney’e göre kurumlarının parçası oldukları, ilkelerini koruyup kolladıkları “uluslararası düzen” karşılığında onlara öngörülebilirlik ve refah vermişti. Güçlü olanın faydalandığı muafiyetlerden, kişilere göre farklı işleyen uluslararası hukukun keyfiliğinden haberdar olduklarını ama öyle değilmiş gibi davrandıklarını açıkça söylüyordu. Neden? İtiraf ediyordu ki bu “kurgu” işlerine geliyordu; sorunları fark etmelerine rağmen sürdürdüler. Ama artık bunun sonuna gelindi diyordu. Geçen yazıda kaldığımız “muktedirin kurgusu” bahsi doğası itibarıyla güncel.
Bu konuşma “yeşil kapitalizm” gibi bir esans yaymıyor mu? Benzer bir erdem gösterisi, büyük laflara rağmen bir nevi sürdürülebilirlik inancı, yanlış bir kriz teşhisi. Hikayesi uzun*, üstelik şaşırtıcı olmayan bir liberallikle, günah çıkarırken dahi “Dünyanın bütün işçileri birleşin”e laf sokuyor.
*
Adını koymak gereken yeni bir evrede olduğumuz kesin, çünkü zenginlerin ligi Davos’ta Gramsci’nin de ruhu şad edildi. Belçika’nın muhafazakâr başbakanı Bart De Wever, eskinin öldüğü, yeninin henüz doğmadığı, dolayısıyla meydanın canavarlara kaldığı zamanı bir komünistin cümleleriyle tarif etmekte sakınca görmemişti. Ne de olsa kastettiği canavar, züccaciye dükkânına girmiş fil gibi gösterilen, hukuksuzluğu elegan bir biçimde hayata geçirmediği için Batı’nın geri kalanının kendisinde onu sarakaya alma hakkı bulduğu Trump’tı.
*
Kapitalizmin bir krizini daha güçlenerek atlatmaya çalıştığı, liberal demokrasi fikrinin özündeki defolar nedeniyle sarsıldığı şu son yılları tarif ederken hakikaten ne çok anılıyor Gramsci’nin hapishaneden yazdığı o cümleler: Şimdi canavarlar zamanı. Geçiş dönemlerinin sancısını anlattığı kadar, 21. yüzyıl kapitalizminin normal kıldığı vahşiliği ve şiddeti de karşılar görünüyor canavar öznesi; sermayeyle devletlerin hegemonik ağını, karanlıktan mülhem bir koalisyonu bir anda işaret ediyor gibi. Sıfatlarda aranan doz “canavarlıkta” bulunuyor, bu soyutlamayla somut hasar sanki daha iyi tanımlanıyor. Üstelik Marx’ın kimi tahlillerinde gotiğe çalan dil evrenini de anımsatıyor.
Meğer yıllar içinde iyiden iyiye kemikleşmiş bir çeviri hatası varmış ortada; Gramsci’nin o satırlarının tam karşılığında eskinin ölmekte olduğu, yenininse henüz doğamadığı kriz anlarında ortaya çıkan “canavarlar” değil, “hastalıklı belirtiler”miş.
*
Bu metaforun izini sürersek, eskinin daha da ağırlaşmış hastalık semptomlarından ibaret, beter bir yeninin içindeyiz. Öyle bir arzu varsa daha iyi bir şey doğma ihtimalini güç kılan şey, ayrıcalıklılar ve zenginler için ayrılmış localardan sıçrayıp -arzu ettikleri gibi- dünyanın sokaklarına bulaşmış olan bir şey, haydi öyle diyelim bir hastalık, bir salgın.
Sadece güçlü olanın ayakta kaldığı bir anlatı değil artık ortadaki. Çabasız ve sorgusuz edinilmiş, “x olmaktan” kaynaklanan kurmaca gücün, x olmayanları toptan yok etme hakkı verdiğine inanan yaygın kitleler imal edildi. Hukukun bu uğurda askıya alınmasını normal karşılayan hatta destekleyen, nefret söylemlerine itiraz edildiğinde bunu hak ihlali sayan kitleler. Kimse kimseyle eşit olmak istemiyor artık. Mülteciler yurttaşlık hakkı değil, öldürülmemek, sürülmemek isteyebiliyor en fazla. Bugün Trump yönetiminin ICE’ı tarihin tüm baskıcı ırkçı, imhacı rejimlerinin alet çantasını kullanmakla kalmıyor, vatanın korunması adına sokakta insan avını meşru gören ve bu bilgiyle markete, veli toplantısına giden milyonları büyütüyor.
*
“Duyuyor musun? Bunlar faşizmin ayak sesleri…” dendiğinde çok sesin birbirine karışabileceği bir zamandayız. Oysaki kavram gaspıyla “gökkuşağı faşizmi” diye başlık bulunmuş, camdan aileleri parçalayan bir fil temsiliyle, sözde kamu televizyonunda “LGBTİ+ tehdidine” dair propaganda yapılıyor. LGBTİ+’ların hakları ihlal edilmiyor, varlıkları inkar ediliyor. ‘Tedavi’ edilmeleri, ‘onarılmaları’ ya da yok olmaları isteniyor.
İmhanın gündelikleşmesi eskinin yaydığı hastalıklardan olabilir. Kürtlerle Türkleri bir eşitlik düzleminde tartışmaya dahi katlanamıyor bazıları. Füze atmakla düşlenen temizlikler, saç örgüsünün tarihçesinden tutup da gelinen dolaysız, imasız tecavüz tehditleri istisna değil.
Aile kırılgan, erkeklik her an incinebilir, milli ve manevi değerler korunmaya, vatan savunmaya muhtaç. Gücüyle göğüs kabartan tüm kurumlar demek aczin eşiğinde aynı zamanda, gündelik imhalar şart. İnsanı haklarıyla tarif etmek, daha fazlasını düşlemeye mani olduğu için eleştirilen bir tasavvurdu, çıta var kalmaya indiğinden en temel hakların savunusu radikal bir mücadeleye evrildi. Eşitlikten bahseden, dünya düzeniyle sınanmayı da göze alarak bir “yeni” peşinde olan herkes bir tehlike o yüzden.
Not: Gramsci’nin sık başvurulan cümlesindeki çeviri sorununa Twitter’da Fırat Mollaer ile Koray Kırmızısakal’ın yazışması vesilesiyle aydım. Teşekkürler.
“Dünyanın bütün işçileri birleşin”e inanan manav hikayesi ve Carney’in konuşmasının tamamı için tıklayınız.




