Erkan Aydoğanoğlu
Türkiye’de ücret artışlarının temel parametresi olan resmi enflasyon (TÜFE), 2025 yılı için yıllık yüzde 30.89 olarak açıklandı. TÜİK’in resmi enflasyon hesabının sokaktaki ve mutfaktaki yangını yansıtmaktan uzak olduğu konusunda geniş bir görüş birliği bulunuyor. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi bu yıldan itibaren enflasyon hesaplama yönteminde değişiklikler yapıldı. Halktan sır gibi saklanan sepetin “modernizasyon” adı altında dar gelirlinin aleyhine güncellenmesi, resmi enflasyonu kağıt üzerinde daha düşük gösterme çabasından başka bir şey değil.
Bu durum, ücret artışlarının gerçek yaşam maliyetinden tamamen kopmasına yol açan metodolojik bir baraj inşa etmiştir. Sermaye, “Enflasyon düşüyor” anlatısını bu maniple edilmiş veri üzerine kurarak düşük ücret artışlarını meşrulaştırmaktadır.
2026 yılının ilk günlerinden itibaren Türkiye ekonomisindeki temel çelişki artık sadece “enflasyon” değil, ücretli emeği iki yönlü olarak sıkıştıran bir “ekonomik mengene” haline gelmiş durumda. Bu mengene, bir kolunda “Açlık sınırının altında seyreden ücretleri”, diğer kolunda ise “borç sarmalını” tutarak milyonlarca emekçiyi adeta nefessiz bırakıyor. Üstelik bu yıl, mengenenin mekanizmasına müdahale edilerek, emeğin tek tutamağı olan “resmi veriler” üzerinden de yeni bir kuşatma başlatıldı.
2026 bütçesi ve ücret politikaları incelendiğinde, İktidarın “enflasyonla mücadele” bahanesiyle ücretleri baskılama stratejisini bu yıl da “kararlılıkla” sürdüreceği açıkça görülüyor. Öyle ki, ücret artışlarının geçmiş kayıpları telafi etmek bir tarafa “beklenen enflasyona” göre yapılması, emeğin satın alma gücünü tamamen felç etmeyi hedefliyor.
2026 başı itibarıyla net asgari ücret tarihte ilk defa açlık sınırının altında belirlendi. Ücretler rakamsal olarak artsa da barınma ve gıda gibi en temel kalemlerdeki kümülatif artış, emekçilerin cebindeki parayı her ay biraz daha eritiyor. Vergi dilimlerinin güncellenmesi sonucunda ücretli çalışanlar yılın ikinci çeyreğinden itibaren daha yüksek vergi kesintileri ile karşılaşacaklar.
Emekçileri iki koldan sıkıştıran mengeneyi asıl tehlikeli yapan nokta ise düşük ücret dayatmasının yarattığı boşluğun borçla doldurulmak zorunda kalınması. Üstelik uzun süre yüksek seyretmesi beklenen faiz oranları, borcunu borçla çevirmeye çalışan milyonlar için ayrı bir “faiz kapanı”na dönüşmüş durumda.
Bugün sayıları milyonları bulan emekçi sadece bugünkü emeğini değil, önümüzdeki 5-10 yıllık potansiyel gelirini de bankalara ipotek etmiş durumda. Bu durum, emeğin sadece üretim sürecinde değil, finansal sistem içinde de hızlı bir mülksüzleşme yaşadığını gösteriyor.
Mengenenin iki kolu (düşük ücret ve borç) arasındaki mesafe daraldıkça, emekçinin manevra alanı da daralıyor. 2026 yılında milyonlarca emekçi kirasını ödemek için kredi kartına, gıda alışverişi için ek hesaba, çocuklarının temel masrafları için daha fazla ihtiyaç kredisine sığınacak. Hesaplama yönteminde yapılan değişikliklerle daha düşük gösterilmek istenen resmi enflasyon rakamları, bu acı gerçeğin üzerini örten tül perde işlevi görecek.
Emekçiler mengenenin kolları arasında sıkıştıkça, sosyal yaşamından feragat edecek, beslenme kalitesi düşecek ve insan onuruna yakışır bir yaşam mücadelesi yerini hayatta kalma mücadelesine bırakacak.
Öyle görünüyor ki, 2026 yılı, kağıt üzerindeki “iyileşme” masalları ile milyonların hayatta kalma mücadelesi gerçeği arasındaki uçurumun hiç olmadığı kadar derinleştiği bir yıl olarak kayıtlara geçecek. Enflasyon verilerinin makyajlandığı, emeğin daha da ucuzlatıldığı ve geleceğin bankalara ipotek edildiği bu düzende; emekçinin üzerindeki mengeneyi gevşetecek olan tek şey, insanca yaşam ve adil bir bölüşüm talebinin ne kadar güçlü savunulacağı olacak.




