İçinde yaşadığımız çağ, teknolojinin ve bilginin zirveye ulaştığı bir dönem olarak anılsa da, bireylerin ve toplumların yaşadığı derin yaralar, bu gelişmelerin yeterli olmadığını gözler önüne seriyor. İnsanlık, belki de hiç olmadığı kadar yalnız, huzursuz ve güvensiz bir atmosferin içinde debeleniyor. Toplumsal çürümenin temelinde, ailede başlayan ihmal, eğitimdeki eksiklikler, bireysel değerlerin aşınması ve ideolojik kutuplaşmanın getirdiği düşmanlık yatmaktadır. Bugün her gün televizyonlarda duyduğumuz cinayetler, hırsızlıklar, dolandırıcılıklar ve intiharlar, aslında daha derin bir sorunun yüzeye vurmuş belirtileridir.
Bir çocuk, dünyaya geldiğinde saf ve masumdur. O, nefreti, kini, yalanı bilmez. Ancak ailesinin ve çevresinin ilgisizliği, sevgisizliği, yönlendirme eksikliği, onun zamanla yanlış yolların içine düşmesine neden olur. Çocuklarını maddi imkânlarla büyütmeye çalışan ama manevi dünyalarına yeterli emeği harcamayan aileler, aslında toplumsal yaraların temelini atmaktadır. Onlara rehberlik etmek, vicdan ve merhamet bilinci aşılamak yerine, daha fazla kazanmanın, daha güçlü olmanın, daha rekabetçi bir insan haline gelmenin yollarını gösterirler. Sonuç olarak, çocuk ve gençler, kendilerini yalnız ve yönsüz hisseder, ruhlarında oluşan boşluğu yanlış yönelimlerle doldurmaya çalışırlar.
Eğitim sistemleri de bu süreçte önemli bir rol oynar. Bugün birçok eğitim kurumu, bireyleri akademik başarıya odaklayan, ancak ahlaki ve manevi gelişimlerini göz ardı eden bir anlayış üzerine inşa edilmiştir. Sınav odaklı sistemlerde, her şeyin kazanmak üzerine şekillendiği bir düzen hâkimdir. Çocuklar birbirleriyle yarışa sokulurken, insani değerler geri planda kalır. Yardımlaşma, dayanışma, saygı gibi erdemler birer klişe haline gelirken, bireycilik ve bencillik öne çıkar. Bu durum, toplumsal güvenin azalmasına, bireylerin birbirine yabancılaşmasına ve hatta düşmanlaşmasına sebep olur.
İdeolojik kutuplaşma ise toplumsal çürümeyi daha da hızlandıran bir etkendir. İnsanlar, kendi düşüncelerini mutlak doğru kabul ederek, farklı düşünenlere karşı düşmanca bir tavır sergilemeye başlarlar. Siyasi görüşler, inanç sistemleri, sosyal sınıf farklılıkları giderek keskinleşir. İnsanlar, bir grubun, bir partinin, bir mezhebin veya bir ideolojinin ötesine geçip birbirlerine insan olarak bakamaz hâle gelirler. Sonuç olarak, toplum içindeki diyalog azalır, hoşgörü kaybolur, insanlar birbirlerine güvenmekten uzaklaşır.
Bu karanlık tablo karşısında, bireylerin ve toplumların yeniden yapılanması, bu yaraların sarılması gerekmektedir. Ancak bu, sadece birkaç idealist insanın çabasıyla gerçekleşemez. Herkesin elini taşın altına koyması, eğitim sistemlerinin yeniden gözden geçirilmesi, ailelerin çocuklarına daha fazla vakit ayırması, politikacıların kutuplaştırıcı dilden vazgeçmesi, medya organlarının daha sağduyulu ve bilinçlendirici içerikler üretmesi gerekir. Bireylerin insani değerleri benimsemesi ve günlük hayatlarında uygulamaları, toplumun geleceği için kritik bir adımdır.
Bir toplumun çöküşü, bireylerin çürümesiyle başlar; fakat aynı şekilde, toplumun iyileşmesi de bireylerin bilinçlenmesiyle mümkün olabilir. Eğer bizler, insani değerleri, saygıyı, merhameti, vicdanı hayatımızın merkezine alabilirsek; eğitimi sadece bir yarış değil, bir karakter gelişim süreci olarak görebilirsek; ideolojileri ayrıştırıcı değil, zenginleştirici bir unsur olarak değerlendirebilirsek, toplumsal yaraları iyileştirme şansına sahip olabiliriz. Çünkü unutulmamalıdır ki, umut da tıpkı hastalık gibi bulaşıcıdır. Yeter ki doğru yerden başlayalım.



