Zeki Gül
Tıbbın gelecekte hangi yöne evrileceğini görmek istiyorsak laboratuvarlardan önce strateji masalarına bakmalıyız. 2026 Münih Güvenlik Konferansı’nın “Under Destruction” (Yıkım Altında) teması, paradoksal biçimde tıbbi inovasyonun da kuluçka dönemini yansıtıyor.
Genelde bu platformlar yalnızca savaşın ve diplomasinin konuşulduğu alanlar varsayılır; oysa burada gelecekte nasıl yaşayacağımız, ne kadar sağlıklı kalacağımız ve kimin daha uzun yaşayacağının ipuçlarını da görebiliriz.
Geçmişte savaş için geliştirilen teknolojilerin yoğun bakımı doğurması gibi, bugünün “güvenlik inovasyonları” da yarının tıbbını biçimlendiriyor. Bu nedenle diplomasi ve güvenlik sahnelerini izlemek, tıbbın rotasını okumak anlamına geliyor.
Artık beden yalnızca hastaya ait bir varlık değil; devletlerin izlediği, yönettiği ve optimize etmeye çalıştığı bir güvenlik alanına dönüşmüş durumda.
Savaş endüstrisi yıkım üzerine kurulu olsa da, ortaya çıkan inovasyonlar tıbba üç temel hat üzerinden sızar: Dayanıklılık, hız ve hassasiyet. Savaş bilimi ivmelendirir; tıp ise onu insanileştirir.
Bilimin ilerleyişini çoğu zaman romantik bir anlatıyla düşünürüz: Sessiz laboratuvarlar, meraklı bilim insanları, insanlığa adanmış keşifler… Oysa tarih başka bir gerçek söyler. Büyük sıçramalar genellikle korkunun gölgesinde gerçekleşir. Varoluşsal tehditler, sınırsız bütçeler ve “kazanmak için her şey mübah” anlayışı; radarın, roket biliminin, bilgisayarların, sentetik materyallerin ve nükleer fiziğin doğumunu hazırlamıştır.
Ne var ki bu yıkım merkezli inovasyonlar yalnızca yok etmekle kalmamıştır. Tıbbın etik süzgecinden geçtiklerinde hayat kurtaran araçlara dönüşmüşlerdir. Savaş bilimi hızlandırmış, tıp ona yön vermiştir. Stratejik gücü çoğu zaman savunma sanayi kazanır; toplumsal faydayı ise daima tıp üretir.
Savaşın dayattığı ihtiyaçlar, tıbbın modern çehresini şekillendiren üç temel disiplini doğurmuştur: Hız yani travma ve acil tıp somut örneğidir. Bugün modern hastanelerde kullanılan tiraj yani hastaların önceliklendirilmesi sistemi, Napolyon’un askeri tıbbının savaş meydanındaki uygulamalarına dayanır. Günümüzde Da Vinci gibi robotik cerrahi sistemlerinin ilk prototipleri, cephe gerisindeki askerleri uzaktan ameliyat edebilmek amacıyla (tele-cerrahi) savunma bütçeleriyle geliştirilmiştir. Patlamalar sonucu oluşan doku kayıpları, bugün yanık ünitelerinde ve estetik cerrahide kullandığımız gelişmiş greft ve doku mühendisliği çalışmalarının itici gücü olmuştur.
Bu dönüşümün en çarpıcı sahnelerinden biri uzay çalışmalarında yaşanmıştır. Uzay çoğu zaman roketlerle anılsa da, modern tıbbın büyük kısmı insan bedeninin yerçekimsiz ortamda verdiği tepkilerden öğrenilmiştir. Uzay, insan vücudu için adeta hızlandırılmış bir yaşlanma laboratuvarıdır.
Astronotlarda aylar içinde gelişen kemik erimesi, kas kaybı, bağışıklık baskılanması ve kalp yüklenme değişimleri; bugün osteoporoz tedavisinden yoğun bakım protokollerine kadar birçok alanın temelini oluşturmuştur. Eğer bu deneyimler olmasaydı immobilizasyonun bedeni nasıl çökerttiğini bu kadar iyi bilemezdik. Uzaktan hasta takibi, bası yarası önleyici yataklar, insülin pompaları, kızılötesi ölçüm sistemleri ve steril su teknolojileri; hepsi astronotların hayatta kalma zorunluluğundan doğarak tıbbın hizmetine girmiştir. Uzay, salt gezegenleri değil insan bedeninin sınırlarını öğretmiştir.
Burada derin bir ironi yatar: En yıkıcı amaçlarla başlatılan projeler, sonunda yaşamı koruyan araçlara dönüşür. Savaş bilimi ateşler; fakat nereye gideceğini belirlemez. Yönü veren tıptır.
Tıp farklı bir hızda ilerler. Etikle sınırlıdır, yok etmeyi değil onarmayı hedefler. Hücreyi, yaşlanmayı, bağışıklığı ve yaşamın kırılgan dengesini anlamaya çalışır. Antibiyotiklerin keşfi, aşıların yaygınlaşması, yoğun bakımın doğuşu, kronik hastalıkların yönetimi ve kanser biyolojisindeki ilerlemeler insanlık tarihinin en büyük refah artışını yaratmıştır.
Sonuçta bilimin hikâyesi iki güç arasında şekillenir: Yıkımın zorladığı hız ve şifanın verdiği yön. Savaş karanlıkta ateşi yakar; tıp o ateşi insanlığa ışık yapan ocaktır.
Bilim çoğu zaman korkudan doğar. Ama insanlığı yaşatan, onu iyileştirmeye adayan tıptır.
Bilim nötr değildir. Onu hangi ihtiyaç doğurursa oraya akar. Ama onu insanlık yararına çeviren temel alan tıptır.
İşte bu yüzden Münih Güvenlik Konferansı gibi platformlar yalnızca savaşın değil, tıbbın geleceğinin de sahnesidir. Yıkımın, savaşın olası yönlerine karşı, bilim adına aynı zamanda insanlığın yaşama tutunma umudunu da içinde barındırır.
Sağlıcakla kalın…




