L. Doğan Tılıç
Ülkenin büyük çoğunluğu, ekonomi ve yoksulluk bağlamında, boğulmamak için başını suyun üzerinde tutmaya çalışanlara benziyor. Pazardan çürük çarık toplayanların, sabahın köründe çorba kuyruğuna girenlerin birincil sorunu karın doyurmak. İşçiler, emekliler, asgari ücretliler feryat ediyor.
Peki, ya onları kurtarmaya aday olanlar?
Hakkını teslim edelim; CHP pijamaları çıkarıp eyleme katılma çağrısı yaptığı mitinglerle, Meclis’te en düşük emekli maaşının artırılması için başlattığı nöbetlerle dinamik bir muhalefet yapıyor.
Ancak, AKP çeyrek yüzyıla yakındır iktidarken, halkın bir numaralı sorunu ekonomi ve yoksulluk olmasına karşın, kararsızlar kamuoyu yoklamalarında birinci ya da ikinci değilse üçüncü grup ve kitleler gümbür gümbür muhalefete akmıyor. Neden?
Tarihsel deneyimler ve bilimsel araştırmalar gösteriyor ki, yoksulluk tek başına hükümetlere isyana dönüşmüyor. Yoksulluğun kitlesel tepkilere yol açması için, insanların bunun dışsal nedenlere bağlı değil kötü yönetimin sonucu olduğunu ve kendisi yoksullaşırken “elitler”in zenginleştiğini “görmesi” gerekiyor. Muhalefet elitlerinin değil ama!
Yoksulluğun iktidarı sarsan bir siyasal güce dönüşebilmesi için, doğru liderlik ve birleştirici sloganlarla örgütlenebilmesi, muhalefetin de yoksullukla mücadelede “samimi” olduğuna kitleleri ikna edebilmesi gerekiyor.
En yoksullar, hiçbir yerde, otomatik olarak en isyankâr kesimler olmuyor. Tersine, yardım ağlarıyla iktidar etrafında tutulabiliyorlar. Yoksulların siyasal olarak harekete geçmeleri için alternatif bir geleceğin mümkün olduğuna inanmaları gerekiyor. İnandırıcı bir alternatif yoksa, öfkeleri genellikle içe yöneliyor.
Toplumsal bir değişim insanların öfkelenecek kadar yoksul ama harekete geçecek kadar örgütlü olduğu durumlarda ortaya çıkıyor. Aksi halde otoriterliği besleyen bir dinamiğe dönüşüyor!
Yoksulların örgütlenmesinde başarı, örgütleyici partiyi “kendilerini gören biri” değil de “kendilerinden biri” olarak hissetmelerine bağlı.
Bu anlamda, dünyanın en başarılı örneği Uruguay’ın Pepe’siydi. 2010-2015 yılları arasında devlet başkanıyken maaşının yaklaşık yüzde 90’ını sosyal konut ve yoksullukla mücadele projelerine bağışladı. Yoksullar gibi yaşadı ve bu sade yaşamla Latin Amerika’nın en güvenilir, en saygın, en sevilen lideri oldu.
Gandhi’nin “Önce seni görmezden gelirler, sonra seninle alay ederler, sonra seninle savaşırlar ve sonunda sen kazanırsın” mottosunu benimseyen, yolsuzluk karşıtlığı temelinde kurulan ve yoksullukla savaşan Aam Aadmi Partisi (AAP) de son dönemde Hindistan’ın en hızla büyüyen partisi oldu. Parti liderlerinin mütevazı maaşları ve sade yaşamları sayesinde!
“Maaş fedakârlığı” siyasetinin Avrupa’daki en çarpıcı örneği Avusturya Komünist Partisi (KPÖ). Seçilmiş temsilcilerin ortalama nitelikli bir işçi ücretine denk gelen miktarı kendilerine alıp, maaşlarının geri kalanını bir dayanışma fonuna aktarmaları, bu fonun da kira yardımı, elektrik, ısınma, gıda gibi acil ihtiyaçlara destek için kullanılması partinin alt sınıflar arasında tarihi bir destek bulmasını sağladı. Sadece “Yoksulların yanındayız” diye slogan atmayan, insanların “Kiramı ödememe yardım ettiler” dediği KPÖ önemli kentleri kazandı.
Maaş fedakârlığı KPÖ’nün net sınıfsal duruşunun en somut göstergesi oldu. İşçi ücretleriyle yaşayarak “Biz siyasal elit değiliz”, “Siyaset bir kariyer değil, hizmettir” mesajını en güçlü ve inandırıcı şekilde vermiş oldular.
Türkiye’de milletvekilleri aşırı maaş alıyor diyenlerden değilim. Ancak, emekliler için nöbet tutan ve yoksullar için miting yapanların “maaş fedakârlığı” siyasetini de düşünmesinden yanayım.
Gösteriş amaçlı algılanmadığında, samimi, gönüllü ve şeffaf olduğunda bunun yoksullardan karşılık bulacağı ve geri dönüşünün muazzam olacağından hiç kuşkum yok!




