Meltem CAN
Çocuk suçluluğu, yalnızca adli bir sorun değil; aynı zamanda sosyal, ekonomik ve psikolojik boyutları olan çok katmanlı bir toplumsal olgudur. Son yıllarda Türkiye’de çocukların suç faili hâline gelmesi, bireysel sapma olarak değil; yapısal sorunların bir sonucu olarak değerlendirilmeli.
Çocuklar, bilişsel ve duygusal gelişimlerini tamamlamamış bireyler olarak, çevresel etkilere yetişkinlere kıyasla daha açık ve kırılganlar. Türkiye bağlamında değerlendirildiğinde, sosyoekonomik eşitsizlikler, çocuk suçluluğunu besleyen temel faktörlerden biri. Yoksulluk, çocukların barınma, beslenme ve eğitim gibi temel haklara erişimini kısıtladığı gibi; aynı zamanda sosyal dışlanma, umutsuzluk ve değersizlik duygularını da beraberinde getiriyor. Türkiye’de düşük gelirli bölgelerde yaşayan çocuklar, erken yaşta çalışma hayatına itiliyor, sokakla daha yoğun temas kuruyor ve suç örgütleri ya da şiddet içeren gruplar için kolay hedef haline geliyor. Yoksulluğun süreklilik kazanması, çocukların geleceğe dair beklentilerini zayıflatıyor ve meşru yollarla toplumsal yükselme inancını aşındırıyor.
Aile yapısı ve ebeveyn tutumları da çocukların davranış örüntülerinin şekillenmesinde belirleyici rol oynuyor. Aile içi şiddet, ihmal ve denetim eksikliği, çocuğun şiddeti meşru bir problem çözme aracı olarak içselleştirmesine neden olur. Bu bağlamda çocuk suçluluğu, bireysel patolojiden çok öğrenilmiş davranış kalıplarının bir sonucu olarak değerlendirilebilir.
Eğitim kurumları ise çocuk suçluluğuna karşı en önemli koruyucu alanlardan biridir, zira okul, çocuğa yalnızca akademik bilgi değil; aidiyet, sosyal beceri ve denetim de kazandırır. Ancak okul terk oranlarının yüksekliği, başarısızlık ve dışlanma deneyimleri, çocukları eğitim sisteminin dışına itiyor. Eğitimden kopan çocuklar, çoğu zaman sokakta ve kontrolsüz sosyal çevrelerde varlık gösteriyor, ve bu süreç, suçu bir aidiyet, bir görünürlük aracı olarak görmelerine neden olabiliyor.
Şiddetin toplumsal düzeyde normalleşmesi de çocuk suçluluğu üzerinde önemli bir etkiye sahip. Medya, sokak kültürü ve akran grupları aracılığıyla şiddetin sıradanlaştırılması, çocukların empati ve problem çözme becerilerini zayıflatıyor. Özellikle erkek çocuklar üzerinde güç ve otoritenin şiddetle ilişkilendirilmesi, saldırgan davranışların pekişmesine yol açıyor.
Çocuk failin alması gereken yaptırım konusu ise en hassas tartışma alanlarından biri. İşlenen suçun ağırlığı göz ardı edilemez; çocuk, öncelikle kontrollü ama destekleyici bir ortamda bulunmalıdır. Bu ortam, çocuğun hem toplum için risk oluşturmamasını hem de gelişimsel ihtiyaçlarının zarar görmemesini hedefler. Bu noktada çocuğun nerede olduğu kadar, kimlerle temas hâlinde olduğu da önemli. Çocuğun yetişkin suçlularla aynı ortamda bulunması, suç davranışını pekiştiren en riskli faktörlerden biri. Bu nedenle çocuk, her koşulda yetişkin suç ortamlarından ayrılmalı; eğitim temelli, psikolojik destek içeren ve davranış değiştirmeye odaklanan yaptırımların önceliklendirildiği uzmanlaşmış bir sistem içinde yer almalı.
Ek olarak, çocuk suçluluğunun önlenmesi, yalnızca adli tedbirlerle sınırlı tutulamaz. Ailenin, yalnızca çocuğun davranışlarından sorumlu tutulan bir birim değil; aynı zamanda desteklenmesi gereken temel bir sosyal kurum olarak ele alınması, okulların kapsayıcı, destekleyici ve risk altındaki çocukları erken dönemde tespit edebilen bir yapıya kavuşturulması, sosyal hizmet müdahaleleri ve yerel yönetimlerin aktif rol aldığı bütüncül politikalar, çocukların suça sürüklenmesini engellemede temel araçlardır. Erken müdahale mekanizmalarının güçlendirilmesi, risk altındaki çocukların suçla temas kurmadan önce desteklenmesini mümkün kılar.




