Michel Foucault
Michel Foucault 20. Yüzyılın en etkili Fransız düşünürlerinden biridir. Eserleri özellikle tarih, felsefe, sosyoloji ve siyaset biliminde derin izler bırakmıştır. Onun en temel katkısı, iktidar kavramını Marx’ın ekonomi merkezli yaklaşımından kopararak çok daha geniş bir düzlemde ele almasıdır.
Foucault’a göre iktidar yalnızca devletin tepesinde ya da burjuvazinin sermaye kontrolünde bulunmaz. İktidar, modern toplumun gündelik ilişkilerinde, kurumlarında, dilinde ve bilgi üretiminde sürekli dolaşır. Bu nedenle iktidarı anlamak için yalnızca kimin yönettiğine değil, bireylerin nasıl yönetilebilir hale geldiğine bakmak gerekir. Fuko’ya göre Ortaçağ ve erken modern dönemde cezalar, mahkeme önünde işkenceler ve idamlar, krallığın kudretini halka göstermeyi amaçlıyordu. Modern dönemde ise cezalandırma yöntemleri değişti. Amaç artık bedeni parçalamak değil, bireyi düzeltmek ve disipline etmek oldu.
Foucault, bu yeni dönemi açıklamak için Panoptikon Metaforu’nu kullanır. Jeremy Bentham’ın tasarladığı Panoptikon hapishanesi, ortasında gözetleme kulesi bulunan dairesel bir yapıdır. Mahkumlar kuleyi görebilir, ama gözetlenip gözetlenmediklerini bilemezler. Bu belirsizlik, mahkûmların sürekli görülüyor hissiyle davranışlarını kontrol etmelerine yol açar.
Böylece modern toplumun amacı, yalnızca suçluları cezalandırmak değil, uysal bedenler üretmektir. Fabrikada disiplinli işçiler, okulda dikkatli öğrenciler, kışlada itaatkâr askerler, hastanede düzenli hastalar, polisler vb. Modern iktidar, insan bedenini üretken, itaatkâr ve gözetim altındaki bir nesneye dönüştürür. Fuko, modern iktidarın işleyişini açıklarken normalleştirme kavramını kullanır. Kurumlar, bireyleri belirli standartlara göre değerlendirir. Kim daha başarılı, kim daha sağlıklı, kim daha uyumlu diye sürekli ölçülür.
Fuko modern toplumlarda iktidarın Biyoiktidar özelliği taşıdığını anlatır. Biyoiktidarın özellikleri olarak nüfusun sağlığı, doğurganlığı ve üretkenliği devletin konusu haline gelir. İstatistikler, sağlık taramaları, doğum oranları, cinsel davranışların düzenlenmesi bu iktidarın araçlarıdır.
Marx ile karşılaştırma yaparsak;
Marx, İktidarın kaynağını ekonomik yapı ve sınıf çatışmasında görür. Sermaye sahipleri üretim araçlarını kontrol eder, devlet de bu ilişkileri korur.
Fuko’ya göre ekonomi önemli olsa da iktidar yalnızca sınıf ilişkileriyle açıklanamaz. İktidar mikro düzeyde, gündelik pratiklerde işler. Gözetim, disiplin, normlar… Hepsi iktidarın farklı yüzleridir. Marx için devrim, üretim ilişkilerinin kökten değişimiyle mümkündür. Foucault içinse iktidar her yerde olduğu için direniş de her yerde mümkündür. Küçük ölçekli başkaldırılar, gündelik ilişkilerde normları kırmak da iktidara karşı mücadeledir.
Bugün sosyal medya, dijital gözetim ve büyük veri çağında Fuko’nun analizleri daha da güncel hale gelmiştir. Fuko, iktidarı Marx’ın ekonomi merkezli çerçevesinden çıkarıp gündelik hayatın her alanına yaymıştır.
Antonio Gramsci
Antonio Gramsci ise İtalyan Marksist düşünürdür. Marx’ın ekonomi merkezli analizini kültür, ideoloji ve siyaset alanlarına taşıyarak genişletmiş, özellikle “hegemonya” kavramıyla modern toplumların işleyişini açıklamıştır. Gramsci’nin önemi, iktidarın yalnızca ekonomik zora dayalı olmadığını aynı zamanda insanların rızası üzerinden, kültürel kurumlar ve ideolojik aygıtlar aracılığıyla kurulduğunu göstermesidir
Gramsci’ye göre egemen sınıf yalnızca zor kullanarak iktidarını sürdüremez. Kalıcı iktidar için rıza üretimi gerekir. Bu sürece hegemonya denir.
Zor; Devletin baskı aygıtları (ordu, polis vb. ) aracılığıyla düzenin korunmasıdır.
Rıza; Eğitim, din, medya, kültür gibi alanlarda bireylerin gönüllü olarak egemen sınıfın değerlerini kabul etmesidir.
Hegemonya, toplumun büyük kısmına doğal, normal ve kaçınılmaz gelen düşüncelerin yaygınlaştırılmasıdır. Örneğin kapitalist toplumlarda bireycilik, rekabet, özel mülkiyet gibi değerler sanki evrensel gerçeklermiş gibi sunulur.
Gramsci devleti iki boyutlu düşünür:
1-Zorun Alan; Yasa, ordu, polis. 2-Rızanın Alanı; Okullar, kilise, sendikalar, medya, aile.
Egemenlik bu iki alanın birlikte işlemesiyle sağlanır. Marx ve Lenin devleti daha çok baskı aracı olarak görürken, Gramsci kültürün ve ideolojinin iktidardaki rolünü öne çıkarmıştır.
Sivil toplum, hegemonya mücadelesinin en önemli sahasıdır. Çünkü insanlar düşüncelerini, inançlarını, değerlerini burada şekillendirir. Bir sınıf, kendi değerlerini sivil toplumda kabul ettirebildiğinde iktidarını meşrulaştırmış olur
Gramsci’ye göre her sınıf kendi organik aydınlarını yaratır.
Geleneksel Aydınlar; Kendilerini sınıflardan bağımsız görürler; ama aslında çoğu zaman mevcut düzenin hizmetindedirler (örneğin kilise adamları, akademisyenler)
Organik Aydınlar; Belirli bir sınıfın çıkarlarını bilinçli şekilde temsil eder, ideolojisini yayar ve örgütlenmesine katkı sağlar.
Gramsci, Batı Avrupa’daki toplumların doğrudan devrimle değişmesinin zorluğunu görmüştür. Bu yüzden iki kavram öne çıkar:
Pasif Devrim: Egemen sınıf, tabandan gelen değişim taleplerini tamamen bastırmak yerine kısmen benimseyip sisteme entegre eder. Böylece düzen köklü bir dönüşüm yaşamadan kendini yeniler. Pozisyon Savaşı: Devrim artık ani bir ayaklanma değil, uzun vadeli bir kültürel hegemonya mücadelesidir. İşçi sınıfı, sivil toplumda kendi değerlerini ve kurumlarını güçlendirerek hegemonya kurmaya çalışır. Lenin’in “saldırı savaşı” modeliyle karşılaştırıldığında, Gramsci’nin stratejisi daha uzun soluklu, sabırlı ve kültürel ağırlıklı bir mücadele anlayışını ifade eder.
Marx’a göre İktidarın temeli ekonomik altyapıdadır. İdeoloji, bu altyapının bir yansımasıdır. Gramsci’ye göre Ekonomi önemli olsa da kültürel hegemonya olmadan iktidar sürdürülemez. Üstyapı (ideoloji, kültür) bağımsız bir ağırlığa sahiptir. Gramsci, Marx’ın ekonomik determinizmini kırarken Foucault’dan farklı olarak sınıf mücadelesini tamamen dışlamaz.
Bugünün toplumunda Gramsci’nin fikirleri oldukça günceldir:
Medya ve kültür endüstrisi olarak, televizyon, internet ve sosyal medya hegemonya üretiminin başlıca araçlarıdır. Popülizm olarak, siyasi liderler, halkın rızasını kazanmak için kültürel sembolleri ve kimlikleri kullanarak hegemonya kurmaya çalışır. Sivil toplum hareketleri olarak ise feminist hareketler, çevreci gruplar, işçi sendikaları, yeni toplumsal hareketler Gramsci’nin pozisyon savaşı mantığıyla kendi karşı hegemonya alanlarını kurmaya çalışır.
Louis Althusser
Louis Althusser 20. Yüzyılın en tartışmalı ve etkili Marksist teorisyenlerinden biridir. Fransa’da yapısalcılık akımıyla Marksizmi birleştirmeye çalışmış, özellikle ideoloji kavramına getirdiği özgün yorumla hem Marksist düşünceyi hem de sosyal bilimleri derinden etkilemiştir.
Althusser, Marx’ın düşüncesini yapısal bir çerçevede yorumlar. Toplumu bir bütün olarak belirleyen tek bir özne (örneğin proletarya, burjuvazi ya da birey) yoktur. Toplum, ekonomi, siyaset ve ideolojiden oluşan farklı düzeylerin karmaşık bir yapısıdır. Bu yaklaşım, klasik Marksist ekonomik determinizm (iktisadi yapının politikaya yön vermesi) anlayışına karşıdır.
Althusser’e göre devletin baskı aygıtı; ordu, polis, mahkeme, hapishane gibi yerlerdir. Burada devlet zor kullanarak düzeni sürdürür. Devletin ideolojik aygıtları ise eğitim sistemi, aile, din, medya, kültür, sendikalar, siyasal partiler gibi toplumu rıza yoluyla şekillendirir. Althusser’e göre kapitalist toplumlarda esas belirleyici olan, baskı aygıtı değil, ideolojik aygıtlardır. Çünkü insanlar çoğunlukla zorla değil, gönüllü bir biçimde sisteme katılırlar.
Marx, İdeolojiyi yanlış bilinç olarak görür. Althusser ise ideolojinin toplumun işleyişinde zorunlu olduğunu savunur. Fuko ise iktidarın her yerde olduğunu söyler. Althusser ise iktidarı daha çok devletin aygıtları üzerinden düşünür. Yani Foucault mikro iktidarı, Althusser makro-iktidarı öne çıkarır.
Rosa Luxemburg
Rosa Luxemburg, Polonya kökenli Marksist düşünür, ekonomist ve devrimci bir aktivisttir. Luxemburg’un önemi, Marx’ın ekonomik analizini sürdürmekle kalmayıp kapitalizmin emperyalizm aşamasına dair özgün katkılar yapması ve aynı zamanda demokrasi ile özgürlüğe verdiği özel önemden gelir. Onun fikirleri hem Leninist otoriter modele hem de reformist sosyal demokrasiye yönelttiği eleştirilerle dikkat çeker.
Luxemburg’un en bilinen eseri “Sosyal Reform mu, Devrim mi?” (1899) adlı eseridir.
Bernstein’ın revizyonizmine karşı çıkmıştır. Bernstein, kapitalizmin giderek demokratikleştiğini ve işçi sınıfının reformlarla sosyalizme ulaşabileceğini savunuyordu. Luxemburg’a göre ise reformlar kapitalizmi yıkmaz, sadece onu geçici olarak tamir ederdi. Kapitalizmin krizleri yapısal olduğu için reformlarla aşılması mümkün değildi. Bu nedenle işçi sınıfının hedefi reformlarla yetinmek değil, devrimci dönüşüm olması gerektiğini savunurdu. Luxemburg’un bu görüşü, onu reformist sosyal demokratlardan ayırmıştır.
Luxemburg’un bir diğer katkısı, Kitle Grevi Teorisidir.
1905 Rus Devrimi’nden gözlemleriyle, işçi sınıfının örgütlü mücadelesinin sadece tepeden planlı bir devrimle olmayacağını vurgulamıştır. Ona göre kitle grevleri, işçilerin kendiliğinden gelişen tepkilerinden doğar ve devrimci süreçleri besler. Parti örgütleri elbette önemlidir ama halkın spontane eylemleri olmadan devrim başarıya ulaşamaz.
Bu yaklaşım, Lenin’in öncü parti vurgusuna kıyasla daha demokratik ve taban merkezli bir anlayışa işaret eder. Luxemburg, devrimci bir Marksist olmasına rağmen Lenin ve Bolşeviklerin otoriter eğilimlerini eleştirmiştir. Özellikle de Stalin döneminde olanlar içler acısıdır. Ona göre sosyalizm, yalnızca iktidarı ele geçirmek değil, aynı zamanda demokrasiyi en geniş biçimde geliştirmek demektir. Ünlü sözü: “Özgürlük her zaman farklı düşünenlerin özgürlüğüdür.” Lenin’in parti diktatörlüğüne yönelme eğilimini tehlikeli bulmuş, işçi demokrasisinin ve özgür tartışmanın devrim için vazgeçilmez olduğunu savunmuştur. Bu yüzden Luxemburg, hem reformist sosyal demokrasiden hem de otoriter Bolşevizmden ayrılır; onun sosyalizm anlayışı demokratik, özgürlükçü ve taban merkezlidir.
Rosa Luxemburg’un fikirleri, günümüz dünyasında etkiler bulmıştur. Örneğin emperyalizm ve küreselleşme ile çok uluslu şirketlerin ve İmf, Dünya Bankası gibi kurumların üçüncü dünya ülkelerini sömürmesi, onun analizini doğrular. Kitle hareketleri olarak ise Arap Baharı, , Latin Amerika’daki halk ayaklanmaları gibi hareketler, Luxemburg’un kitle grevi teorisini hatırlatır. Otoriter sosyalist rejimlerin çöküşü, Luxemburg’un sosyalizm ve demokrasi vurgusunun önemini bir kez daha ortaya koymuştur.
Foko, Gramsci, Althusser ve Luxemburg farklı yönlerden hareket etseler de aynı gerçeğe işaret eder. Bu; modern toplumda iktidar yalnızca ekonomik güçten ibaret değildir; kültürde, eğitimde, dilde ve gündelik hayatın içinde yeniden üretilir. Foko iktidarın bireyi disipline eden görünmez yönünü gösterirken, Gramsci rıza üretimini ve kültürel hegemonyayı öne çıkarır. Althusser bu sürecin kurumsal mekanizmalarını açıklar, Luxemburg ise sistem eleştirisini özgürlük ve demokrasi vurgusuyla derinleştirir. Bu okumalar birlikte düşünüldüğünde, insanların çoğu zaman baskıyla değil, normal kabul ettikleri anlam dünyası içinde sisteme uyum sağladığı görülür ve iktidarı tartışmak, aynı zamanda neyin doğal sayıldığını sorgulamayı gerektirir.
_________________________________________________________
Kaynakça
Michel Foucault – Hapishanenin Doğuşu
Michel Foucault – Cinselliğin Tarihi
Antonio Gramsci – Hapishane Defterleri
Louis Althusser – İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları
Rosa Luxemburg – Sosyal Reform mu Devrim mi?
Rosa Luxemburg – Kitle Grevi, Parti ve Sendikalar



