Dijital şiddet, patriyarkanın yeni bir taşıyıcısı. Araştırmalar, bu saldırıların fiziksel şiddetin erken göstergesi olduğunu ortaya koyarken Türkiye’de mevcut yasalar kadınları dijital şiddete karşı korumakta yetersiz kalıyor.
Sarya Toprak
Dijital dünyanın gelişimi birçok konuda hayatımızı kolaylaştırırken özellikle kadınlar açısından yeni bir şiddet alanı yarattı. Çevrimiçi taciz, tehdit, dijital takip, rızaya dayanmayan görüntü paylaşımı ve son dönemde yapay zekâ destekli saldırılar, kadınların hem kamusal hem özel yaşamını hedef alan cinsiyete dayalı şiddetin yeni taşıyıcıları hâline geliyor.
Bu tablo, dijital şiddetin münferit, rastlantısal ya da yalnızca ‘internetle sınırlı’ bir sorun olmadığını gösteriyor. Akademik araştırmalar ve uluslararası raporlar ise dijital şiddetin patriarkal şiddet rejiminin süreklilik gösteren bir uzantısı olduğunu ortaya koyuyor.
BİÇİM DEĞİŞTİRDİ
Geçtiğimiz günlerde Oñati Socio-Legal Series’te yayımlanan araştırmaya göre, dijital şiddet 2010’lu yıllarla birlikte görünürlük kazansa da kökenini daha eski toplumsal eşitsizliklerden alıyor. Araştırmacılar, 2014–2024 yılları arasında yayımlanan 28 akademik çalışmayı inceleyerek dijital şiddetin, cinsiyete dayalı şiddetin çevrimdışı biçimleriyle aynı mantıkla işlediğini vurguluyor.
Araştırmaya göre kadınlar ve kız çocukları dijital şiddetin başlıca hedefi olurken, faillerin çoğunluğunu erkekler oluşturuyor. En yaygın şiddet biçimleri arasında çevrimiçi taciz, tehdit, hakaret, ısrarlı dijital takip ve rızaya dayanmayan mahrem görüntü paylaşımı yer alıyor. Araştırma, bu şiddet biçimlerinin kadınların iş hayatından sosyal ilişkilerine kadar pek çok alandan çekilmesine yol açtığını ve sessiz bir dışlama mekanizması olarak çalıştığını ortaya koyuyor.
Araştırmaya göre dijital şiddet, yapısal toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinin bir ürünü. Bu nedenle hukuki düzenlemelerin yalnızca içerik kaldırmaya odaklanması, şiddetin nedenlerini değil yalnızca görünür sonuçlarını hedef alıyor.
erken göstergeler
Bu tespit, yalnızca akademik araştırmalarla sınırlı kalmıyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün 2021 tarihli küresel raporuna göre her üç kadından biri yaşamı boyunca fiziksel veya cinsel şiddete maruz bırakılıyor. Ayrıca bu şiddetin önemli bir bölümü teknoloji aracılığıyla başlayan ya da teknolojiyle pekiştirilen süreçler içeriyor. Aynı veriler, dijital takip ve tehditlerin, fiziksel şiddetin önemli erken göstergeleri arasında yer aldığını ortaya koyuyor. Bu bağlamda dijital şiddet, çoğu zaman fiziksel şiddetin öncülü ya da devamı olarak işliyor. Buna rağmen hukuki ve kurumsal yaklaşımlar, dijital şiddeti hâlâ ikincil bir sorun olarak ele almayı sürdürüyor. Dijital şiddetin en görünür olduğu alanlardan biri de gazetecilik. UNESCO’nun 2020 ve 2021’de yayımladığı, 2024’te güncellenen ‘Women Journalists and Online Violence’ başlıklı küresel araştırmalarına göre, kadın gazetecilerin yüzde 73 ila 75’i meslekleri nedeniyle çevrimiçi şiddete maruz kalıyor. Aynı araştırmaya göre katılımcıların yüzde 40’ından fazlası, saldırıların belirli bir haberin yayımlanmasının hemen ardından başladığını belirtiyor. UNESCO’nun bu raporlarında çevrimiçi saldırıların rastlantısal değil; çoğunlukla siyaset, yolsuzluk, toplumsal cinsiyet, insan hakları ve çatışma konularındaki haberler sonrasında yoğunlaştığı vurgulanıyor.
Yani dijital şiddet, gazeteciler açısından bir ‘yan etki’ değil, doğrudan mesleki faaliyetle bağlantılı bir susturma aracı olarak işliyor.


***
TÜRKİYE’DE TANIMI YOK
Türkiye’de dijital şiddetle ilgili tablo karmaşık. Mevzuatta dijital şiddeti doğrudan tanımlayan bir düzenleme bulunmuyor. İnternet alanındaki temel yasal çerçeve olan 5651 sayılı yasa, kişilik haklarının ihlali gerekçesiyle içerik kaldırma ve erişim engelleme mekanizmaları sunuyor. Ancak bu düzenleme, kadınlara yönelik dijital şiddet söz konusu olduğunda sınırlayıcı bir işleve sahip.
Kadın örgütlerinin izleme raporlarına göre 5651 sayılı yasa, mağdurun omuzlarına ağır bir başvuru yükü bindiriyor. Faili değil içeriği hedef alıyor ve sistematik saldırıları tekil ihlaller olarak ele alıyor. Bu durum, dijital şiddeti önlemek yerine geçici olarak görünmez kılıyor.
Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’nun dijital alandaki düzenleyici rolü de tabloyu değiştirmiyor. Kurumun içerik kaldırma ve erişim engelleme kararları toplumsal cinsiyet perspektifi içermiyor; kadınlara yönelik dijital şiddete dair kamusal, düzenli ve şeffaf bir raporlama yapılmıyor. Böylece dijital şiddet, kamusal bir sorun olmaktan çıkarılarak bireysel mücadele alanına itiliyor.
6284 KAPSAYABİLİR
Kadınlara yönelik şiddetle mücadelede temel dayanak olan 6284 sayılı yasa, teorik olarak dijital şiddeti kapsayabilecek geniş bir tanıma sahip. Ancak uygulamada sorunlar yaşanıyor. Kadın Dayanışma Vakfı’nın 2024 ve 2025 tarihli izleme raporlarına göre, dijital takip ve çevrimiçi tehdit vakaları çoğu zaman ‘rahatsızlık’ olarak değerlendirilirken, koruyucu tedbirler ancak fiziksel şiddet ortaya çıktığında gündeme geliyor. Türkiye’de açılan dijital takip davalarının önemli bir bölümünde kovuşturmaya yer olmadığı kararları veriliyor.
***
ÇEVRİMİÇİ TACİZLE SINIRLI
2025’te arXiv’de yayımlanan ve Avustralya odaklı bir vaka çalışması sunan araştırmaya göre, dijital şiddetle mücadeledeki destek mekanizmaları çoğu ülkede çevrimiçi tacizle sınırlı. Çalışma, kamu kurumları ve sivil toplum kuruluşlarının sunduğu dijital kaynakların büyük bölümünün gizli dijital izleme, ekonomik dijital şiddet ve zorlayıcı kontrol gibi biçimleri kapsam dışı bıraktığını gösteriyor. Bu, Türkiye’de de karşılık buluyor. Dijital şiddet hâlâ ‘gerçek şiddet’ten ayrı, hafif ve katlanılabilir görülüyor. Oysa veriler, dijital şiddetin sosyal izolasyona, iş ve eğitimden çekilmeye zemin hazırladığını gösteriyor.




