Şebnem Korur Fincancı
Üç gündür Sevgili Eylem Nazlıer’in çocuk hapishaneleri yazı dizisini okuyoruz. Çok çarpıcı bir başlığı vardı ilk gün için. “Islah etmek için değil suça itmek için kurmuşlar.” Bir çocuğun dilinden hapishanelerin tasviri nasıl da tam yerine oturuyor. Yalnız Anadolu yakasındaki çocuk(!) hapishanesine günlük giriş tanıklığa göre 15, oysa bizim onayladığımız sözleşmeler var, iç hukukumuza yansımış düzenlemeler: Türkiye, Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’ye taraf ve bu sözleşme, iç hukukta üst norm niteliği taşıyor. Çocuğun yüksek yararı, özgürlüğünden yoksun bırakmanın son çare olması, tutmanın mümkün olan en kısa süreyle sınırlandırılması ve eğitim, gelişim ve topluma yeniden kazandırmanın hedeflenmesi gerekiyor. Türkiye’de bunu esas alan Çocuk Koruma Kanunu, Türk Ceza Kanunu, Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun çocuklar için koruyucu ve destekleyici tedbirleri teorik olarak merkeze alıyor gibi görünebilir ancak sorun, hukukun ne söylediği ile nasıl işlediği arasında giderek derinleşen uçurumda.
Mevzuatta çocuk, “Korunması gereken” bir özne olarak tanımlansa da uygulamada çoğu zaman riskli birey, potansiyel suçlu ve toplumsal tehdit olarak konumlanıyor. Burada Foucault’nun iktidar-bilgi ilişkisi üzerine söylediklerini hatırlamak gerekir. Hukuk, çocuğu özgürleştiren değil, onu tanımlayan ve sınıflandıran bir bilgi üretir. Sosyal inceleme raporları, psikolojik değerlendirmeler ve “Suça sürüklenme” dili çocuğun fail olmaktan çok yönetilmesi gereken bir vaka olarak ele alınmasına yol açar. Bu durum, sözleşmenin “son çare” ilkesini fiilen tersine çevirir: “Kapatma, istisna değil; kolaylaştırılmış bir idari çözüm haline gelir.”
Çocuğun özgürlüğünden yoksun bırakılması ancak zorunlu hallerde ve en kısa süreyle mümkünken Türkiye’de tutuklama yaygın biçimde uygulanır, alternatif tedbirler (danışmanlık, eğitim, toplumsal destek) ikincil kalır ve hapishaneler, sosyal politikanın yerini alır. Bu durum, hapishaneyi bir hukuki çözüm değil, bir yönetim tekniği haline getirir. Burada artık hapishane çocuğu korumaz, aksine toplumsal sorunları (yoksulluk, şiddet, göç) mekan içine hapseder.
Foucault’ya göre hukuk, artık bir sınır çizmez; aksine disiplinin meşruiyet zeminini sağlar. Hapishane de çocuğu topluma kazandırmaz, onu normdan sapmış olarak sabitler. Deleuze, kapatma ve özellikle denetim toplumu üzerine söyledikleriyle burada dikkatle kulak verilmesi gereken bir başka isim. Onun değerlendirmelerine göre çocuk, yalnızca içeride tutulmaz; dosyalanır, izlenir ve risk kategorilerine yerleştirilir
Bu da çocuk hapishanesini, denetim toplumunun gelecek odaklı bir aygıtı haline getirir.
Hukuk burada özgürlüğü garanti eden değil, kontrolü dağıtan bir mekanizma gibi çalışır.
Türkiye’de çocuk hapishaneleri, Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin normatif vaatleri ile fiili ceza rejimi arasındaki yapısal kopuşu görünür kılan en belirgin kapatma mekanlarından, Nazlıer’in yazı dizisi tam da buna işaret ediyor. Hukuk, çocuğun yüksek yararını merkeze aldığını söylerken, kapatma pratiği çocuğu açıkça gelecekteki bir tehdit olarak kodluyor. Foucault’nun disiplinci iktidarı ile Deleuze’ün denetim mantığı da işte bu noktada birleşiyor: Çocuk ne korunur ne özgürleştirilir; yönetilir. Böylece çocuk hapishanesi, hukukun başarısızlığından çok, çağdaş iktidarın nasıl çalıştığını gösteren bir eşik mekan haline gelir. Hapishane, artık yalnızca suçluların kapatıldığı bir mekan değil; toplumun tamamının farklı yoğunluklarda kapatıldığı, izlendiği ve değerlendirildiği bir iktidar mantığının yoğunlaşmış biçimidir. Foucault’nun disiplinci kapatması, Deleuze’ün denetim toplumunda çözülürken, özgürlük vaadi daha geçirgen ama daha kaçınılmaz bir gözetim rejimine dönüşmektedir.
“Suça sürüklenen çocuk” ifadesi ilk bakışta insancıl görünse de çocuğu suçun faili olmaktan çıkarır; onu edilgen bir konuma yerleştirir. Ancak tam da bu edilgenlik, güçlü bir iktidar etkisi üretir. Bu dil suçu kişisel olmaktan çıkarır gibi yapar ama çocuğu sürekli müdahale edilmesi gereken bir nesneye dönüştürür, faili belirsizleştirirken, denetimi meşrulaştırır. Çocuğu “Suça sürükleyen” şey hiçbir zaman tam olarak adlandırılmaz.
Yoksulluk, devlet şiddeti, ayrımcılık, eğitim sistemi, hepsi böylece görünmez kılınır.
Çocuk hapishanesi, suçtan çok gelecek korkusuyla ilgilidir. Böylece hapishaneler bugünün cezasından çok yarının toplumunu düzenleyen bir aygıt olarak düşünülmelidir.




