İhsan Çaralan
Özelleştirme dendiğinde ilk olarak, devlet tarafından kurulmuş kimi kamu iktisadi kuruluşlarının (KİT) özelleştirilmesi akla gelmektedir. Ama aslında özelleştirme sadece KİT’lerin değil; eğitim, sağlık, yerel yönetim gibi pek çok kamusal hizmetin özelleştirilmesi olarak toplum yaşamının pek çok yönünü etkileyen bir uygulamadır.
Kapitalist devlet, vergi toplayan, savunma ve asayişi sağlamak için oluşturduğu silahlı örgütler olan asker ve polis gücünden ibarettir. Bunlar dışında her tür harcamayı da israf olarak gören bir anlayışa sahiptir. Belki özel sektörün kurmaya gücü yetmeyeceği bazı tesisler burjuva devletler tarafından kurulmuştur. Ama burjuva devletin KİT’ler denilen iktisadi kuruluşları; parasız eğitim, parasız sağlık kurumları, sosyal güvenlik sistemi, yerelle ilgili kamusal hizmet kuruluşları, işçi sınıfı başta olmak üzere emekçi sınıfların mücadelesi ve elbette Ekim Devrimi ve sosyalizmin tehdidi karşısında vermek zorunda kaldığı tavizlerin ürünü olarak oluşmuşlardır.
Nitekim;
– 1929 ekonomik krizi sonrasında Keynesçi uygulamaların krizden çıkış reçetesi olarak devreye sokulması, devletlerin ekonomiye müdahalesi ve KİT’lerin yaygınlaşması,
– Parasız eğitim ve sağlığın, sosyal güvenlik sisteminin tüm emekçileri kapsayacak biçimde genişletilmesi,
– İkinci Dünya Savaşı sonrası bir yandan sosyalizmin Avrupa’nın ortasına dayanması ve başlıca Avrupa ülkelerinde sosyalizmin faşizme karşı mücadelesinde işçi sınıfı partilerinin güçlenerek çıkması, halk yığınları içinde büyük bir prestij kazanması,
– Avrupa’nın başlıca ülkelerinde sosyal devletçilik olarak da ifade edilen sosyal reformcu uygulamaların yaygınlaşması, KİT’lerin büyüyüp genişlemesi,
– İşçilerin sendikalarının örgütlenmesinin kolaylaştırılması, işçilerin fabrika yönetimlerine ortak olmasına varan uygulamaların yaygınlaşması… burjuvazinin fıtratında olup da o ortamda tezahür eden gelişmeler değildir.
Tersine bu reformlar aslında işçi sınıfı mücadelesinin ve sosyalizmin hem işçiler hem de emekçi kitleler arasında kazandığı büyük prestij karşısında düzenini tehlikede gören egemen burjuvazinin, kendi düzenini ayakta tutmak için verdiği tavizlerdi. Bu nedenle burjuvazi, ilk fırsatta bu tavizleri geri almak istedi ve bunun için her fırsatı kullandı.
İş güvencesinin tasfiyesi, esnek çalışma, taşeronlaştırma
Nitekim Sovyetler Birliği Komünist Partisinin (SBKP) 1956’da yapılan 20. kongresinde “Kapitalizmle sosyalizmin barış içinde bir arada yaşayabileceğini” öne sürerek, kapitalist ülkelerdeki sınıf partilerine ve sendikalara, burjuvazileriyle birtakım reformlar üstünden uzlaşabilecekleri çağrısı yapması, bunun işçi sınıfı partilerinde ve sendikalarda büyük kafa karışıklığına ve bölünmelere yol açması, burjuvaziyi; işçi sınıfı tehdidinden kurtulmak için bir fırsat olarak kullanma konusunda cesaretlendirdi.
1970’li yılların ortalarından itibaren başlıca kapitalist ülkelerde burjuvazi, daha önce verdiği tavizleri geri almak için harekete geçti. Neoliberal politikalar çerçevesinde ‘devletin küçültülmesi’ ve ‘kamusal harcamaların kısıtlanması’ yönünde adımlar atıldı. Bu süreçte özelleştirmeler, 1990’ların başında ilan edilen ‘yeni dünya düzeni’nin altyapısını oluşturacak dönüşümlerin temel aracı olarak kullanıldı.
Kurallı çalışmanın, sendikalaşmanın ve iş güvencesinin merkezi olan KİT’ler tasfiye edilirken; esnek çalışma, taşeronlaştırma, kalite çemberleri ve toplam kalite yönetimi gibi uygulamalar ve teknolojik adımlar atıldı. Bu sürece “kurallı çalışma” ve iş güvencesine ilişkin kazanılmış hakların ortadan kaldırılması eşlik etti.
Toplam açısından bakıldığında yeni dünya düzeninin altyapısının yenilenmesindeki amacın; işçi sınıfı mücadelesinin ve sosyalizmin dünyaya vurduğu derin damgayı silmek, gelecek kuşaklara “Bu, işçi sınıfı mücadelesinin ve sosyalizmin eseridir” denecek bir iz bırakmamak olduğunu söylemek hiç de yanlış olmaz.
Yani özelleştirme; ilk akla gelen kamusal kaynaklarla oluşturulmuş olan kuruluşların kimi holdinglere, sermaye gruplarına peşkeş çekilmesinden fazlasıdır. Dahası özelleştirme, işçi sınıfının ve sosyalizmin insanlık tarihine vurduğu derin damganın ortadan kaldırılarak, “Bu işçi sınıfı mücadelesinin, sosyalizmin eseridir” denecek her şeyi ortadan kaldırma girişimidir de.
Kısacası özelleştirme, yeni dünya düzeninin “tarihin sonu” ve “medeniyetler savaşı” tezleriyle sınıf mücadelesini ve işçi sınıfının tarihsel misyonunu reddeden ideolojik yaklaşımın altyapısını kurmanın koçbaşı olarak kullanılmıştır.
Sendikal kazanımlar ve tasfiye süreci
Bu yüzden de ülkemizde özelleştirmenin sonuçları ne olmuştur sorusuna özetle şu şekilde yanıt verilebilir:
– Elbette özelleştirme denince ilk akla gelen, işçi sınıfı ve Türkiye halklarının yüz yıllık birikiminin ürünü olan KİT’lerin, yerli ve yabancı sermaye odaklarına üç otuz para denecek fiyatlarla peşkeş çekilmesidir.
– KİT’lerin önemli bir bölümü, on binlerce işçinin kurallı ve sendikalı çalıştığı, bu nedenle sendikal hareketin istikrarında temel dayanak oluşturan işyerleriydi. Özelleştirmelerle birlikte bu dayanak büyük ölçüde ortadan kaldırıldı.
– KİT işçileri, Bahar Eylemleriyle başlayan mücadele döneminin başlıca bileşenlerinden biriydi. Özelleştirmeye karşı sonraki on yıl boyunca on binlerce, hatta yüz binlerce işçinin katıldığı kitlesel eylemler gerçekleştirildi. Ancak özelleştirme sürecinde çok sayıda deneyimli işçinin işten çıkarılması, işçi sınıfının en kitlesel mücadele döneminde yetişmiş on binlerce işçinin mücadele dışına itilmesine yol açtı. Bu durum sendikal mücadele açısından ağır bir darbe oldu.
– Özelleştirme yalnızca sermayeye servet aktarımı ve on binlerce işçinin işten atılmasıyla sınırlı kalmadı. Aynı zamanda kapitalist sistemin altyapısının yeniden yapılandırılmasında bir araç olarak kullanıldı. Esnek çalışma, taşeronlaştırma, kalite çemberleri ve toplam kalite yönetimi gibi uygulamalar yaygınlaştırıldı. Bu uygulamalar, “yeni dünya düzeni”nin sınıfsız ve barış içinde bir dünya söylemine ideolojik bir zemin kazandırma işlevi gördü.
– Mücadele içinde yetişmiş öncü işçilerin ve genç sendikacıların özelleştirmeler sonucunda işten çıkarılması, sendikal harekette inisiyatif kaybına yol açtı. Mücadele dönemlerinde baskı altında kalan sendika bürokrasisi ise özelleştirmeler sonrasında yeniden inisiyatifi ele geçirdi.
– Bu süreçte Türk-İş’in AKP’nin arka bahçesi olması için de adımlar atıldı. İktidar partisine yakın bir sendikal yapı olan Hak-İş’in ise, Türk-İş’i hizaya getirmek için kullanılmasından imtina edilmedi.
Sendika bürokrasisinin tutumu üzerinden sendikalar itibarsızlaştırılmak isteniyor. Sendikal mücadelenin ve işçi sınıfının devrimci özelliğini yitirdiği, sendikaların artık eskisi gibi işçilerle sınırlı kalmaması gerektiği, kent yoksullarının da sendikalara üye yapılması gerektiği öne sürülüyor. Hatta “Üye olmak istiyorum” diyen herkesin sendikalara üye olmasını savunan; çağdaş sendikacılık, toplumsal hareket sendikacılığı gibi adlar altında sınıf dışı sendikacılık anlayışlarının nüvelerini yaygınlaştırmak için girişimler arttı. Latin Amerika ülkeleri ve Chavezcilik üzerinden bu durum teorize edilmeye çalışılıyor.
Tıpkı “kurallı çalışma” ve sendikaların, kapitalistlerin işçilere lütfu olmadığı; aksine işçilerin uzun ve çok ağır bedeller ödeyerek elde ettikleri kazanımlar olduğu gibi.
Chavezcilik, toplumsal hareket sendikacılığı gibi akımlar; yeni duruma uygunluk ya da işçi sınıfının artık devrimci özelliğini yitirmesine bağlanarak entelektüel kesimlerde ciddi olarak tartışılır hale geldi.
Deneyimli işçiler tasfiye edildi. Bir kısmı patronlar tarafından, bir kısmı devlet tarafından işten atıldı. Sendikalar tasfiye edildi. Sendika bürokrasisi sendikalardaki yerlerini sağlamlaştırdı. Bu yapı ve izlenen yöntemler içinde yönetime gelen mücadeleci sendikacıların tasfiye edildiği görüldü.
Beş yüz elli bin kadrolu kamu işçisi önemli ölçüde tasfiye edildi. Kamuda karayolları ve demiryolları gibi TİGEM ve KİT’lerde çalışanların çoğu taşerona bölünerek; işçilerin sadece ideolojik değil, aynı zamanda iş yerindeki çalışma süreçlerinde birbirinin rakibi haline gelmesi amaçlandı. Ve bu politika etkili oldu.
Özetle,
Birinci olarak, Bahar Eylemleri’nin ardından özelleştirme politikalarının fiilen hayata geçirilmeye başlanması. İkinci olarak ise özelleştirmenin; esnek çalışma, kalite çemberleri ve toplam kalite yönetimi gibi kavramlarla birlikte, “işçi sınıfının artık eskisi gibi olmadığı” söylemi eşliğinde sunulması.
Sendikasızlaştırma süreci, esnek çalışmanın farklı biçimlerinin mevcut sendikaların bürokratik yapılarıyla çelişen yeni durumlar yaratmasıyla hız kazanmıştır. Esnek çalışmaya ve özelleştirmeye karşı mücadele, zorunlu bir sınıf refleksi olmaktan çıkarılıp adeta bir tercihe indirgenmiştir. Bu süreçte sendikal bürokrasi yeniden inisiyatifi ele almış; bunun sonucunda da sendikasızlaştırma süreci güçlenmiştir.
Örneklerle özelleştirmeler furyası
Sümerbank
1987 yılında Sümerbank’ın özelleştirilmesi kararı alındı ve banka Kamu Ortaklığı İdaresine devredildi. 1988’de Sümerbank Şirketler Topluluğu kuruldu. Holdingin bankacılık birimi 23 Ekim 1995’te Yüksek Planlama Kurulu kararıyla Sümerbank adı altında yeniden yapılandırıldı. 24 Ekim 1995’te Garipoğlu Şirketler Topluluğuna 103.4 milyon dolara satılarak özelleştirildi. Hayyam Garipoğlu adının Malki cinayeti ve Türkbank skandalına karışması, Sümerbank’ın elinden alınmasına neden oldu. Sümerbank 21 Aralık 1999’da TMSF‘ye devredildi. Ardından 9 Ağustos 2001 tarihinde Oyak Grubuna satıldı. Oyakbank AŞ’ye 11 Ocak 2002 tarihinde tescil edilmiştir.
Türkiye Kömür İşletmeleri
2002 yılında TKİ’yi özelleştirmek için yapılan planların tamamlandığını ve iki ay içinde hükümetin onayına sunulacağını söyleyen Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Zeki Çakan, TKİ’nin artık yatırım yapmayacağı, kömür ocaklarının rödavansa çıkarılacağı (kiralanacağı), henüz işletmeye açılmayan sahaların ruhsatlarının da özel sektöre devredileceği açıklamasında bulundu. Zeki Çakan, özelleştirme çalışmaları sonucunda, işçi çıkartmalarının yaşanmayacağını kaydetti.
Zonguldak Kömür İşletmeleri
2016 yılında Zonguldak’ta bulunan Karadon Taşkömürü İşletmesinin özelleştirme süreci başladı. Bölgede Karadon dahil 5 maden ocağının daha özelleştirileceği ve 10’a yakın termik santralin kurulacağı belirtildi.
Telekom
Şirket, 14 Kasım 2005 yılında özelleştirme çalışmaları kapsamında, yüzde 55 hissesi ile Oger Telekomünikasyon AŞ’ye devredildi. 6 milyar 550 milyon dolara gerçekleşen devir, cumhuriyet tarihinin en büyük ihalesi olmuştur. Ancak bu rekor 2013 yılında, İstanbul’a yapılacak olan üçüncü havalimanı ihalesi ile el değiştirmiştir. Devir sırasında kablo televizyon yayını ve kablo internet hizmetleri Türksat’a aktarılırken, deniz haberleşmesi ve seyir güvenliği hizmetleri de Kıyı Emniyeti ve Gemi Kurtarma İşletmeleri Genel Müdürlüğüne devredilmiştir.
Temmuz 2018’de Oger’in Telekom’un bankalara olan kredi borcunu ödeyememesi nedeniyle, kredi veren bankalar, şirketin Türk Telekom’daki hisselerini devraldı.
17 Ağustos 2018’de BTK’nın devrine izin vermesinden sonra, 29 Ağustos 2018’de Hazine ve Maliye Bakanlığı alacaklı bankalar tarafından devralınmasına onay verdiğini açıkladı.
Etibank
Etibank 2 Mart 1998’de özelleştirme çerçevesinde Dinç Bilgin ve Cavit Çağlar tarafından satın alındı. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulunun (BDDK) 27 Ekim 2000 tarihinde aldığı kararı ile Etibank’ın temettü hariç ortaklık hakları ile yönetim ve denetimi TMSF’ye devredildi.
Şeker Fabrikaları
Türkiye Şeker Fabrikaları AŞ’nin (TŞFAŞ) özelleştirilmesi, 22 Haziran 2000 tarihinde IMF’ye verilen niyet mektubu ile gündeme geldi ve birkaç ay sonra Özelleştirme Yüksek Kurulunun (ÖYK) 20.12.2000 tarih, 2000/92 sayılı kararı ile TŞFAŞ özelleştirme kapsamına alındı.
TÜPRAŞ
Türkiye Petrol Rafinerileri veya kısaca TÜPRAŞ, 1983’te Batman, İzmir, İzmit ve Kırıkkale’deki devlete ait 4 petrol rafinerisinin birleştirilmesiyle çatı şirket olarak kurulan ve 2006’da özelleştirilerek Koç Holdinge devredilen anonim şirket.




