L. Doğan Tılıç
Bugün Küba sokaklarında dolaşan birinin aktaracağı manzara içler acısı olabilir. Ekmek için kuyruklara giren, otobüsün bir türlü gelmediği duraklara yığılmış, petrolün en temel gereksinimler için gerekli kısmını bile bulamayan, günün çoğunu elektriksiz geçiren insanlar ülkesi…
Hemen burnunun dibinde de savaş gemileri, bombardıman uçakları ve gizli silahlarıyla dünyayı titreten ABD. Başında da “çökmüş bir ülke” olarak tanımladığı Küba’ya çökmeye niyetli Trump.
Egemen bir ülkenin başkanını gece yatağından kaçırmayı övünçle anlatan, İran’ı “yenilmez armada”sıyla tehdit eden o adam, 29 Ocak’ta Küba’yı ABD’nin ulusal güvenliği için “alışılmadık ve olağanüstü bir tehdit” ilan etti. Küba devrimini boğmak için 64 yıldır sürdürdükleri ambargoyla yetinmeyip, adaya petrol sağlayan herhangi bir ülkeye karşı kapsamlı yeni yaptırımlara izin veren bir başkanlık kararnamesi imzaladı.
Amaç bir ülkeye ve halka diz çöktürmek, açıkça söylendiği gibi çökertmek, rejimi değiştirmek ve “çökmek”!
Küba “alışılmadık ve olağanüstü bir tehdit”se, Trump en büyük bombardıman uçakları olan B-52’leri gönderebilirdi adaya. Galiba B-52’lerin Kübalıların üzerine kustuğu bombalara tepkimiz, şimdi uygulamaya başladıkları yaptırımlara göstereceğimiz tepkilerden farklı olurdu. Ya da şimdi göstermediğimiz tepkilerden!
Oysa bombalarla yaptırımları kıyasladığınızda, hangisinin daha korkunç, hangisinin daha ölümcül ve insanlık dışı olduğunu söylemek zordur.
ABD, yeni yaptırımlarla 1959 yılındaki devrimden bugüne abluka ve krizden başka bir şey dayatmadığı Küba’yı şimdiye kadar görülmemiş bir insani krize sürüklemeyi hedefliyor.
Yakıt tedariki tümüyle kesilmiş ve elektrik sistemi felç edilmiş bir ülkedeki günlük yaşamı düşünün. Geçen yıl Nisan’da kısa süre elektrikten yoksun kalan birkaç AB ülkesi bunun ne kadarını gözünde canlandırabilir, bilmiyorum.
Elektriksiz hastaneler; çalışamayan kuvözlerde ölen bebekler, durmuş yaşam destek makinelerinde ve ışıksız gerçekleştirilen acil ameliyatlarda hayatını yitiren hastalar. Kapanmak zorunda kalan okullar, üniversiteler, fabrikalar, işyerleri… Ekmek çıkaramayan fırınlar. Bulup buluşturdukları gıda maddeleri ve ilaçlar yakıt kıtlığı yüzünden dağıtılamadığı için daha da ağırlaşan açlık, hastalık… İnsanı kahreden bir çaresizlik!
Bombalar altında ölmek mi, böyle ölmek mi? Hangisi daha zalimce, daha insanlık dışı?
Silah ve bomba sesleri yok belki, ama bu da öldürücü bir savaş. Başka ülkelere bombalarla, savaş gemileri ve bombardıman uçakları ile değil, doktorları ile giden bir ülkeye yönelik yok etme ve halkını topyekûn cezalandırma savaşı.
Önemli tıp dergilerinin başında gelen Lancet, 2025 Ağustos’unda “Uluslararası yaptırımların yaşa özgü ölüm oranları üzerindeki etkileri” başlıklı bir araştırma yayımlamış, tek taraflı yaptırımların yılda 564 bin 258 ölüme neden olduğunu ortaya koymuştu. Yaptırımlarla her yıl öldürülenler doğrudan savaş sonucu ölenlerden birkaç kat fazla.
1970’lerde yaklaşık 15 ülke Batı’nın tek taraflı yaptırımlarıyla karşılaşırken, bugün bu ülkelerin sayısı 60’ı buldu ve büyük çoğunluğu da Küresel Güney ülkeleri.
Trump’ın Küba’nın ABD için “alışılmadık ve olağanüstü bir tehdit” yalanında bir doğruluk payı da var! Yalnızca Küba değil, bağımsızlıkta ve dayanışmada ısrar eden her ülke ABD için olağanüstü tehdit! Başka bir dünyanın mümkün olduğu fikri tehdit!
İnsanlık, haydutun tehdidi karşısında şimdi ahlaki bir sınav verecek: Ya Trumpgillerin her yıl yarım milyon insanı öldüren yaptırımlar düzenine boyun eğecek ya da onu reddederek Küba ile dayanışma içinde olacak!




