Sosyoloji okudu. 18 yıl gazeteciydi. 2001’de meyhaneciliğe geçti. Cibalikapı Balıkçısı’nı kurdu. ‘Cibalikapı Balıkçısı’ndan’ adlı bir kitabı var. İndirim bile kabul etmez, hesabı tam öder.
Behzat Şahin
Marmaray’ın Kartal durağında indim; Adliye, Metro, Sanayi’den de geçen minibüse bindim. O sırada Erkin Koray, ‘Meyhanede’ şarkısına “Öyle sevdalı durma rakı doldur, olan oldu bir defa, bari hepimize yarasın” diye giriş yaptı.
Parayı uzatırken Erol Budan, ‘Meyhane Köşesi’ni (ki dikkatinizi çekerim, bu köşenin adıyla aynı) söylüyordu. “Bir meyhane köşesinde olacak ölümüm, kadehleri şerefime içmeyin o gece” deyip içimi kararttı.
Ardından Selim Koltuk aldı mikrofonu eline. O da köprüleri yakmaya hazır:
“Ne olacaksa olsun, adın çıksın mahallede,
Kıyametler kopsun, eğlenelim meyhanede.”
Yok, hayır, tüm bu meyhane temalı şarkıları çalan minibüsün şoförü değil, benim. Efendim, içinde ‘meyhane, meyhaneci, meyhanede, meyhanesi, meyhanenin, meyhaneler…‘ ve diğer uzantılarının geçtiği şarkıları Spotify’da oluşturduğum Meyhane Köşesi adlı çalma listesinde bir araya getirme işine soyundum. Bu haftanın konusu meyhaneye de havaya girmek için listeyi dinleyerek gidiyorum.
Kartal Esentepe’deyim. Köşede ineyim. Safran Restaurant yürüyerek birkaç dakika ötede. Bir apartmanın giriş katı, kaldırıma kadar çıkılmış.

Hep yaptığım şey, girmeden önce mekânın dışarıdan fotoğrafını çekerim. O sırada tesadüfen dışarı çıkan beyefendi niye fotoğraf çektiğimi sordu. “Sakıncası var mı?” dedim, “Yok da niye çekiyorsunuz?” dedi. “Gittiğim meyhanelerin fotoğrafını çekiyorum, istemezseniz silerim” dedim, “Anlamadım niye çektiğinizi” dedi. “Peki, yeriniz müsait mi?” dedim, “Hadi buyrun” dedi. Hafif de azarlanıyorum.
Girince karşı köşedeki ilk masayı seçtim. Tüm salona hâkim. İlk müşteriyim. Sırtımı yol tarafına verdim.

Yerleştikten sonra kendimi tanıtıp derdimi anlattım. Gergin başlayan ilişkimiz hemen tatlıya bağlandı. Hem de öyle böyle değil, bal-kaymak… İlişkimizin detaylarına girmeden evvel, Safran’ı tanıtayım:
Ana giriş sağda. Girer girmez sağ sütunda fiyat listesi ve altında büyük harflerle “DIŞARIDAN STRES GETİRMEK YASAKTIR!” tabelası var. Bak, suçlu hissettim kendimi. Taammüden değilse de vesile oldum.

Dedim ya, ilk müşteriyim. Hem erken, hem kandil (evet, yine), hem Fenerbahçe maçı var. Neyse ki burada maç yayını yok.
Hemen 35’liği söyledim. Meze seçmek için salonun sonunda, sağ taraftaki meze dolabına yollandım. Mutfağın da dolabın da ışıkları kapalı. Sunum için açtılar.
Bu arada kafamın içinde hâlâ çalma listesi dönüyor. Metin Şentürk ‘Meyhaneci‘yi söylüyor: “… Mezeler umrumda değil, biraz aşk getir bana, sevgiyi de yanına koy…”
Mezeler benim ‘umrumda‘ ama. Açım. Üstelik mezeler parıldıyor. Yirmi kadar varlar. Görünüşleri bile tazelik ve lezzet vadediyor.

Pancar, beyin, kereviz, şakşuka, taze fasulye istedim. Sıralama hiyerarşik değil; hepsi gönlümüzün sultanı. Yarımşar ama. Daha bunun ara sıcağı, ana yemeği var…
Geldiler. Yuh! Yarımşarı bile çoğu yerin porsiyonundan kifayetli.

Gurme edasıyla meze tadımına geçtim. O da güzel, bu da nefis, şu da… Boş yok. Bana göre tabii.
Ekmek sepeti kondu, ziyan olmasın diye geri gönderirim, içimden gelmedi geri göndermek. Belli, sıradan değil. Yakınlardaki Esentepe ve Çınar fırınlarından gelen ekşi mayalı, kepekli ekmekmiş.
Kan şekerim yerine gelince, etrafı süzmeye başladım.
Sağdaki kapıdan girince, geniş ve ferah bir salon karşılıyor. Sağdaki ve soldaki duvarların dibinde ve ortada sıralı on dört masa var. İçerisi aydınlık. Salonun sonunda sol taraf bar bankosu, ortada kapıları ahşap seperatörle gizlenmiş tuvaletler -hem kadın hem erkek-, sağ köşede de meze dolabının arkasında mutfak.
Çalma listemin diski kafamda dönüyor bir yandan. Ezhel söylüyor:
“Evim gibi meyhane,
Ben içinde beyzade…”
Ay, bi sus.
Kafadakini susturmak için mekânda çalan müziğe kulak verdim. Üç ekran var, biri açık ve JoyTürk’ten dinliyoruz. Çağla&Doğu Swag ‘Seni Düşündüm‘, Gülşen ‘Gel Çarem’, Tarkan ‘Anılarla Yaşamak’, Aşkın Nur Yengi ‘Çağırma Beni‘yi söylüyor.
Oh, kafamdaki listeden kurtuldum.
Şimdi sıra geldi Orhan’a. Bazı dostluklar çatışmalardan sonra doğar ya, bizimki de öyle oldu. Yoksa hemen senli-benli olamıyorum.

Orhan (Örnek, 41), kapıda beni karşılayan kişi. Kötü başlangıçtan sonra birbirimizi anladık, ismiyle hitap edeceğim kadar dost olduk. Nasıl olmayayım? İşini iyi yapmak gibi temel bir hassasiyeti var.
Sivaslı bir aileden, doğma büyüme buralı. Yan tarafta tekel bayileri varmış, 2010’da burayı açmış. Dört yıl sonra bayiyi kapatıp buraya yoğunlaşmış. Müşteriler, yakınlardaki adliye, hastane, sanayi sitesinden. Tamamına yakını müdavim.
Bir-iki masa daha geldi. Orhan onlarla ilgilenirken ben yine etrafta gördüklerimi anlatayım:
Karşılıklı iki duvar da tuğla desenli kâğıt kaplı. Üzerlerinde de yüzlerce plaka asılı; kiminde portreler, kiminde rakıyla ilgili özlü sözler.

Benim tarafım daha portre ağırlıklı. Mustafa Kemal, Can Yücel, Attila İlhan, Aziz Nesin, Ahmet Arif, Müslüm Gürses, Sabahattin Ali, Barış Akarsu, Oğuz Atay, Behzat Ç., Ahmet Kaya, Yaşar Kemal, Kazım Koyuncu, Yılmaz Güney, Şener Şen, İlyas Salman, Müzeyyen Senar…

Bir de resimlere sıkıştırılmış banknotlar var. Çok üstünde durmadım, sahtedir herhalde.
Müsait olunca yine geldi Orhan. “Her masa başında Atatürk var” dedi. Söyleyince dikkat ettim, evet öyle.
Peki, bu paralar neyin nesi?
Müdavimlerden biri cebinden bir 200’lük düşürmüş. Orhan fark edip iade edince, “Yok, o artık mekânın kısmeti” deyip duvardaki portrelerden birine kıstırmış. Ondan sonra adet olmuş bu, herkes gönlünden ne koparsa kıstırmaya başlamış portrelerin arkasına.
“Paralar çoğalınca ne yapacağımızı düşündük, bağış yapmaya karar verdik. Önce LÖSEV’e (Lösemili Çocuklar Sağlık ve Eğitim Vakfı), sonrakini ZİÇEV’e (Zihinsel Yetersiz Çocukları Yetiştirme ve Koruma Vakfı), Tomurcuk Vakfı’na, birkaç da SMA’lı (Spinal müsküler atrofi) hastaya gönderdik. Yarın Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ne göndereceğiz.”
Duvardaki paraları toplasan 6-7 bin lira eder. Meğer ‘anlamlı‘ olsun diye üstünü cebinden 10 bin liraya tamamlayıp öyle gönderiyormuş.
“Atatürk’e para taktırmayız ama” diye parantez açtı, “Kırmızı çizgimiz.”
Bir kırmızı çizgi de duvardaki portrelerle ilgili:
- “Orhan Gencebay da kırmızı çizgimiz. Asla asılmayacak portresi.”
Portresi asılmayacak diğerlerini tahmin etmek zor değil artık. Kırmızı çizgiler bariz.
Ne kadar özel olursa olsun ekmek yemezdim ama “Kokoreç var” deyince süngüm düştü. Yanına bira bile söyledim. Sizce de kokoreç, ekmek ve birayla daha muhteşem değil mi?
Kokoreç toprak kapta geldi. Üç çeşit kokoreci harmanlıyorlarmış.

Ardından köfte yedim. O da nefis. Annesinin tarifiymiş. “Bir yiyen bir daha yer” demişti, haklıymış.

Arkamda bira kasaları var. Karşı çaprazımda da yine bira, su ve rakı stokları. Salonumuz aynı zamanda depomuz. Bardaki raflarda da sıra sıra içkiler. Hem de çeşit çeşit. Rakıları dinlendirip servis ediyor Orhan. İmrendim. Burada da bir kırmızı çekti. Kendini ‘göbek‘ diye lanse eden rakıyı sokmuyor dükkâna.

Dükkânı iki kişi çeviriyor. Salonda ‘aksi‘ Orhan, mutfakta Cemal (Karataş, 53) Usta. Tokat, Niksarlı. 40 yıldır meslekte. Basın İlan Kurumu’nun Bayramoğlu tatil köyünde çalışmış yıllarca. Hatta Gazeteciler Cemiyeti’nin Cağaloğlu’ndaki lokalinde çalışmış ki, teğet geçmişiz birbirimizi aynı yıllarda. Aksaray’da Şato Restaurant’da, Çakıl’da da çalışmış. 2013’den beri burada.
“Her gün 20 çeşit meze üretiyorum. Memnunum yaptığım işten.”
Ben de burada olmaktan memnunum.
Adı niye Safran? Orhan daha önce bir firmada çalışıyormuş. Öğlenleri de genellikle yakınlardaki sulu yemek yapan Safran’da yiyormuş. O kadar severmiş ki kendi mekânının adını da Safran koymuş.
Meşrebi anladınız, kandilde açık, Ramazan’da da. Pazar günleri kendileri için kapalı. Öğlen 12:00’de başlayan servis 24:00’e kadar sürüyor.
Erkekler tuvaleti alaturka, tek kabin. Kadınlar tuvaleti de var ama kilitli. Kadınlara özel. Bizim taraf temiz, kadınlarınkini sorgulamaya gerek yok. Anahtar sadece onlara ait.

Bu akşam kalabalık değil. Yakındaki hastaneden iki sağlık görevlisi (sanırım doktorlar), bir bira müşterisi, bir de öğretmen vardı. Tanıştık. Emeğin Birliği’nden. Tabii ki isimsiz. 657’ye tabi.
Kadıköy metrosunun Soğanlık durağı yürüme mesafesinde. Aklımdan geçen, akşamı çok da uzatmamaktı. Öyle olmuyor işte. Meyhane bu, sen plan yaparken o sana gülermiş.
Niyet ettiğim metro saatini çoktan aştım. Bari sonlardan birini yakalayayım.
Hesabım 2 bin 700 lira. Bira 190, 35’lik 1150, mezeler ortalama 190, kereviz 200, beyin 350, Arnavut ciğer 450, ara sıcaklardan sigara böreği 190, tereyağlı yaprak ciğer 500, güveçte kokoreç 500, ana yemeklerden et sote çoban 550, tavuk çeşitleri 375, köfte 425 lira. Hepsi gramajlı. Bir de her şeye rağmen sadece 6’ncı ve 12’nci ayda ‘fiyat ayarlaması‘ yapıyorlar.
Metro durağına yürürken çalma listeme döndüm yine. Yıldırım Caner’den gelsin o zaman:
“Bir meyhane buldum
Mezarlığın karşısında
Durmadan içiyorum
Sabahtan akşama
Bir gün beni ararsan
Bir gün beni sorarsan
Ya meyhanedeyim
Ya karşısında…”
Not: Çalma listeme şarkıların farklı yorumlarını eklemiyor, aynı şarkıyı söyleyen sanatçılardan sadece birisine yer veriyorum. Lütfen siz de katkıda bulunun, atladıklarım olabilir. İçinde meyhane geçmiyorsa, örneğin ‘Yine Mi Çiçek‘i (Sezen Aksu) ya da ‘Anason’u (Zakkum), bas bas meyhane koksa da bu listeye alamadım. Oysa -afedersin- Orhan Gencebay var.
Listede aynı adlı şarkılar olsa da güfteleri farklı. Bir de sınav sorusu: Listedeki bir şarkının adında meyhane geçse de sözlerinde meyhane yok. Hangisi?
Bir not daha: Geçen yazılarımdaki ‘çekiçte‘ düzeltmemle (!) ilgili iki düzeltme/katkı daha geldi, paylaşayım:
Gürsel (Bayrı) bey, “(…) Çekiçte, yeşil kırma zeytine şehirlerde verilen ad. Kırsal ise daima ‘kırma zeytin’ denir. Bir taş veya tahta aparat ile zeytinin kırıldıktan sonra acılığının giderilmesi ve salamuraya basılması ile elde edilir.
Çekişte ise, ülkemizde sadece Ödemiş ve yakın çevresinde yetiştirilen, çekirdek şekli hafifçe yay gibi kavisli, sofralık ve yağlık olarak değerlendirilen, yağı polifenollerce çok çok zengin, tadı biraz yoğun, geç hasat edilen bir zeytin çeşididir. Yüz yıldan fazla bir dönemde atalarım bu zeytini, dağlardan delice zeytin fidanlarına aşı yaparak çoğaltmışlardır. Halen yeğenlerim canla başla çalışıp yetiştiriciliğe devam ediyorlar.
Zeytini sahiplendiğim için adının doğru söylenmesini arzu ediyorum.”
Diğeri de Kıbrıs’tan, Doğu Akdeniz Üniversitesi Güzel Sanatlar Eğitimi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Çetin Aydar’dan:
“Yatağan’daki meyhanenin mönüsünde yer alan yeşilzeytin için ‘çekişte/çekiçte’ yorumunuzdan sonra bunun Rumca’dan geldiğini yazdınız.
Ben de Kıbrıs’ta bu tür zeytine Çakıstez dendiğini hatırlatmak istedim.”
Sağ olun, var olun.




