Bir insan topluluğunda, değerlerin üretim, dağılım ve tüketimi ile ilgili etkinliklerin tümü, fazla harcamalardan, gereksiz masraflardan kaçınma idare etme; tasarruf, tutum(1) anlamlarına gelen “İktisat” sözcüğü, mutedil olma, dengeli olup her türlü aşırılıklardan sakınma ve nihayet, israfın zıddı olarak literatürümüzde kullanılmaktadır.
Ne var ki, kapitalist ekonominin yaygınlaşmasıyla birlikte bu kavram, “verimli üretim” ve madde ile zamanın rantabl olarak kullanımını da ifade eder olmuştur. Bu anlamıyla bakıldığında iktisad kavramı, insan yaşamının en verimli şekilde değerlendirilmesi diye tanımlanabilir. Diğer bir ifadeyle, insanın; dünya, çevre ve zamanla ilişkisini bir denge üzerine kurabilmesidir.(2) Yaratılış bakımından “medeni”, yani sosyal bir varlık olan insan, bu yapısının tabii bir sonucu olarak belli bir çevre içinde yaşamak zorundadır.(3)
İnsanın dünyasının oluşmasında bu çevre belirleyici unsurdur. Dünya kavramı, insanın eşya ile olan ilişkisinin çevre ve zaman koşullarında tayin edilmesi olarak ifade edilebilir.(4) İnsan bütün eylemlerini sözü edilen çerçevede gerçekleştirir. Ayrıca insan her bir eyleminin meşruiyetine kendisini inandırmak ister. İşte tamda bu noktada inanma ihtiyacı belirir ve iktisadi hayatta artık “din” ve “ahlak” gereksinimi zorunlu hale gelmektedir.(5)
Dinlerin ve ahlak sistemlerinin insana kazandırdıkları manevi değerler, insan eylemlerini sırf maddi eylemler olmaktan çıkarmışlardır. Özellikle semavi dinlerin getirdiği ahret inancı insanın eylemlerini ebedileştirmiştir. İktisat zihniyeti çerçevesinde ideolojılerin tesirinden de söz etmek mümkün olsa da bunların din ve ahlak gibi kalıcı tesirleri söz konusu değildir. Bir başka değişle “zihniyet” oluşturan faktörler olarak değerlendirilemezler.(6) Din ve ahlakın iktisad zihniyetini oluşturmadaki önemine değinen Max Weber’e göre insan eylemleri; doğrudur veya değildir yollu yargılayıcı motifler ile birlikte dinin ve ahlakın tesirine girmektedirler.(7)
İktisadi zihniyet ile dinin ilişkisi hususunda Ülgener’in şu değerlendirmesini aynen iktibas etmek istiyoruz: “Bir yanda dünya malının insanı Tanrı katından saptırma tehlikesi ve ona karşı zühde ve riyazet! Diğer yanda, hayatı velev en mütevazı çizgide sürdürmenin vazgeçilmez aracı olarak mal mülk edinme ve o yüzden de –yine vazgeçilmez olarak- dünya malı ile ilgi ve ilişki; İktisat ahlakı, din açısından, iki unsurun kah birine kah öbürüne ağırlık vermek suretiyle aralarını bulma yolunda harcanan gayretlerin bütünü olarak anlaşılabilir.”(8) Şimdi buraya bir virgül koyarak iktisadi zihniyetin oluşumunda kuranın etkileri nelerdir onu görmeye çalışalım.
Son tahlilde Kuran’a göre dünya hayatı; insanın seçerek değil, zorunlu olarak geldiği bir denenme yeridir ve bu hayatı ebedi bir ahiret hayatını kazanmak için yaşamak durumundadır. “Dünya ahiretin tarlasıdır” anlayışının arkasında vahyin bu yönlendiriciliğinin olduğunu söyleyebiliriz. “Dünya hayatı bir oyundan ve eğlenceden başka bir şey değildir”(13) , “Mal, çoluk-çocuk hepsi dünya hayatının süsleridir, asıl gerçek olan Allah katındaki Salih amellerdir”(14) vb ayetlerde verilen mesajlar, seküler toplumun tamamen yabancı olduğu değerlerdir. Kendi evlatlarını öldürmekten kaçınmayan bir toplumdan, her davranışından hesap vereceğini bilen bir toplum meydana getirmek kolay bir şey olmasa gerektir. Kur’an bir taraftan bu toplumun inanç temelinden yoksun dünya görüşünü sarsarken öbür taraftan da o arzu ve beklentilerini ebedi bir surette kazanabilecekleri ahret inancını onlara teklif etmektedir. Bu inanç dünyayı, ebedi ahret yurdunu kazanma yeri olarak algılamayı ve yaşamayı sunmaktadır. Kur’an’ın cahiliye toplumuna seslenişindeki tüm ifadeleri ve dünya hayatına dair ele aldığı konuları öncelikle bu toplumun sözünü ettiğimiz hayat anlayışıyla irtibatlandırarak ele almak gerekmektedir.
İnsanın, yaratılışı gereği hazır/peşin olanı gelecek olana tercih eden bir karakter taşıması(15), Kur’an’ın ağırlıklı olarak insanın bu zayıf noktasına yönelmesine neden olmuştur. Yani Kur’an’ın özellikle ahret inancına vurgu yapması insanın bu zaafı nedeniyledir. Yani insan içinde bulunduğu dünyanın cazibesine kapılarak, asıl yurdu olan ahret hayatını kaybetmesine sebep olabilir, bu ise insanın ebedi hüsranı demektir. İşte Allah, tarihe müdahale ederek insanı ebedi hüsrana düşmeme konusunda sürekli uyarmaktadır.
1. Büyük Larousse sözlük ve ansiklopedisi c.11 s.5619
2. Sabri Ülgener, Zihniyet ve Din: İslam, Tasavvuf ve Çözülme Devri İktisat Ahlakı, Der Y.
İstanbul 1981, s. 11-19.
3. İbn Haldun, Mukaddime, (terc: Zâkir Kadiri Ugan) M.E.B.Y. İstanbul 1986, I, 100.
4. Sabri F. Ülgener, Zihniyet ve Din, s. 31.
5. Sabri F. Ülgener, Darlık Buhranları ve İslam İktisat Zihniyeti, Mayaş Y. Ankara 1984, s.9.
6. Ülgener, a.g.e. s. 9.
7. Bkz. Ülgener, Zihniyet ve Din, s. 23.
8. Ülgener, Zihniyet ve Din, s. 24.
9. Mü’minûn, 23/37;
10. Câsiye, 45/24 ;
11. Toshihiko Izutsu, Kuran’da Dinî ve Ahlaki Kavramlar, (trc.
Selahattin Ayaz), Pınar Y., İstanbul tsz., s. 109-140.
12. Ali İmran,3/26
13. En’âm, 6/32.
14. Kehf, 18/46.
15. Kıyame,75/20,21



