Özcan Yaman
Kültür Yolu Festivali üzerine yazdığım yazıya[1] epey geri dönüşler oldu, sağ olun. Geri dönüşlerde ortaklaşan temel soru şuydu;
Devletten, sermayeden, fonlardan bağımsız olmak mümkün mü? Mümkünse nasıl?
Bu sorunun temelinde, kültür üretiminin özerkliği ve bunun koşulları yatıyor. “Bağımsızlık” meselesi, yalnızca dışsal etkilere karşı bir yalıtım değil; aynı zamanda bir taraf olma halidir. Bu taraf, düşünce ve ifade özgürlüğünden yana olmak, kişi ve toplumun haklarına sahip çıkmakla mümkün olabilir. Aynı zamanda adaletsizliğe, hukuksuzluğa, sansür ve otosansüre karşı açık bir mücadeleyi de içerir. Yani bağımsız olmak demek, iktidar erkinden uzak, dahası ona karşı mücadele etmektir.
Hükümet geçici, devlet kalıcı… Peki ya halk?
Demokrasilerde devleti yöneten hükümettir. Hükümetler seçimle gelir, gider. Ancak unutulmaması gereken şey, devletin elindeki zor ve baskı aygıtlarıdır: Yasalar, ordu, polis, medya… devleti korumak için yurttaşların vergileriyle oluşturulmuş baskı güçleridir. Buraya kadar gayet güzel. Otokratik, monarşik, oligarşik ya da benzeri devlet modellerinde de bu geçerli mi? Bakılması gereken yer nasıl bir devlet modeli olduğudur. Dolayısıyla burada kritik soru, devletin kimin devleti olduğudur. En kötü modellerde bile yasalar vardır. Unutmayalım ki Hitler Almanya’sında da yasalar vardı. Bugün Türkiye’de de anayasalar, yasalar mevcut. Ancak uygulanmayan yasa daha doğrusu, kimin yararına yasa, kimin zararına yasa? Sorusu sorulmadan meşruiyet kurulamaz.
Sermaye ve kültürel alan
Büyük sermaye (ulusal ya da uluslararası şirketler, holdingler vb.), yalnızca ekonomik alanı değil, kültürel alanı da şekillendirme gücüne sahiptir. Kültürel alan dışarıdan özerk görünse de, içeride ekonomik ve siyasal sermaye ilişkileriyle biçimlenir. Bu ilişkiler, kültürel üretimi belirli hegemonik doğrultulara yönlendirebilir. Sermaye, iktidar “erk”inin yani hükümetlerin kurulmasında büyük rol oynarlar. Sonunda sermayeye hizmet edecekleri iktidara taşırlar. Bunu yalnızca ekonomik olarak değil aynı zamanda kendi muhalefetlerini oluşturacakları kültür/sanat dünyasını dizayn etmeye çalışırlar. Fonlar verirler, dernekler ve vakıflar kurarlar, medyayı ele geçirirler ve (diğer alanlarda olduğu gibi) devletin kültür/sanat kurumlarını da kullanırlar. Böylece hükümet-sermaye ilişkisi, kültürel alanda ideolojik bir tahakküm yaratır
Burada şu soruyu sormak gerekir:
Sermaye neden kültür sanat alanına yatırım yapar?
Bu yatırım, yalnızca görünürdeki “sanat sevgisi” ile açıklanamaz. Chin-Tao Wu’nun söylediği gibi, bu fonlama mekanizmaları genellikle şirketlerin meşruiyet üretme ve kamuoyu nezdinde pozisyon alma stratejileridir. Yani sermaye, kültürel alan üzerinden toplumsal rıza üretir.
Fonlar özgürleştirmez, biçimlendirir
Fonlar meselesi sınıfsal analiz olmadan anlaşılamaz. Holdinglerin, şirketlerin, bankaların neden kültür/sanatı fonladığını sorgulamak gerekir. Kâr amacı güden bu yapılar, neden yaratıcı alanlara “hibe” verir? Sanatçı, aydın denilen ve toplumu bilinçlendirecek entelektüel kişileri bir şekilde pasifize ederek kendi çıkarlarına hizmet edecek alanlara çekmek için diye özetleyebilirim. Sennur Sezer’in uyarısını burada hatırlamak gerekir: “Aydın ve sanatçıları ‘işçi sınıfının yanında’ tutmak isterler. Ama asıl olan, ‘İşçi sınıfının içinde olmak’tır.” Amaçları asıl olanın ‘İşçi sınıfının içinde olma’ bilincini kırmaktır.
Bağımsızlık = direniş ve dayanışma
Bugün, iktidarın manipülasyonlarına ve gösterilerine değil, kendi gerçeğimize odaklanmamız gerekiyor. Bağımsız topluluklar olarak, inisiyatifler, kolektifler ve platformlar, dayanışma ve ortak eylemlilikler içinde olmalı; çünkü ancak bir araya gelerek, gerçek anlamda bir güç oluşturabiliriz. Bu dayanışma, yalnızca iktidara karşı değil, toplumun tüm baskılarından bağımsız bir yapının inşasına yol açacaktır.
Demokrasiye hizmet etmeyen her türlü kültürel etkinlik, iktidarın çıkarlarına hizmet etmekten başka bir şey değildir. Bu yüzden, ‘devlet’ kavramını, AKP’nin ezen, baskıcı devlet modelinden kurtarmadan gerçek bir toplumsal huzur mümkün olmayacaktır.
Bağımsızlık, yalnızca devletten ya da sermayeden uzak durmakla değil; bu yapıların kültürel alandaki ideolojik etkilerine karşı durmakla mümkündür. Sanat, yalnızca bir “ifade alanı” değil, aynı zamanda bir “mücadele” alanıdır. Fonlar, destek değil; yönlendirme aracıdır. Bağımsız olmak demek, sistem dışına çıkmak değil; sistemin içindeki mücadele alanlarını eleştirel, örgütlü ve dayanışmacı biçimde örgütlemektir. Kültür ve sanatta “Bağımsızlık”, iktidar erkiyle mesafeli olmak değil, ona karşı durmakla tanımlanabilir.
Not: Bu yazı önceki yazımla birlikte okunursa daha anlamlı olacaktır.
Dipnotlar:
- ^ 10 Nisan 2025 Evrensel: https://www.evrensel.net/yazi/96727/kultur-yolu-hakikatsiz-sanatin-iktidari-ve-muhalefetin-ironisi




