Şebnem Korur Fincancı
Sosyal ya da toplumsal cinayetler ülkesi
Nawal El Saadawi Mısırlı feminist bir hekim, yazar ve eylemci. Zaman zaman videolarını izlemek, bir dostla sohbet duygusu yaratıyor her ne kadar dört yıldır aramızda olmasa da. Türkiye’de feministler tarafından “Sıfır Noktasındaki Kadın” en bilinen eserlerinden biri ama son günlerde sosyal medyada kullanılan dil, paylaşılan içerikler bana “Ortadoğu” üzerine yaptığı bir konuşmayı ve sömürgeciliğin eleştirisini hatırlattı yeniden. Sömürüyü mümkün kılan pratikleri, bu dili kabullenişimizi ve sömürgesizleştirmenin aynı zamanda bir “ötekisizleştirme” olarak da düşünülebileceğini… Durumu kendimizden başlayarak kavramsallaştırmanın tarihi seyrini ve bunun normalleştirilmesinin tehlikelerini, özellikle de toplumsal barış için nasıl bir tehdide dönüşebileceğini görmek gerekir sanırım.
Toplumda bir grubun “biz”in dışında, “öteki” olarak konumlandırılması; kültürel, etnik, dini, sınıfsal ya da cinsiyet temelli olabilir. Daha da genişletip türcülüğü de eklemeliyiz elbette. Genellikle tek tipleştirme, dışlama ve marjinalleştirme ile işleyen bu dinamikler ötekinin yalnızca farklı değil, tehdit veya düşman olarak görülmesi sürecinde toplumsal kutuplaşmayı artırıp, ayrımcılık ve nefret söylemi için zemin hazırlar. Bazen köpekler; kimi zaman da aklını, dilini, türküsünü, yediklerini, giydiklerini beğenmediklerimiz tehlikeli olur bizim için.
Butler’ın[1] 2000’lerin başında Irak işgalinin ardından yayımladığı makalelerde vurguladığı üzere başkalarının hayatlarını kaybedilebilir ya da incinebilir hayatlar olarak kavrıyor ya da kavrayamıyor oluşumuz bizzat iktidar ile ilişkilidir. Görüş alanımızın sınırlarını belirleyen, görünüş alanımızı da sınırlayan tertiplerden söz ederken, yası tutulabilir hayatlar ve bir hayat olarak dahi algılanmayanların iktidar tarafından bazen açıkça bazen de örtük araçlarla kavrayışımıza sunulması, nihai olarak savaşların da sürdürülebilirliğini sağlıyor.
Saadawi’nin eğitim üzerine söyledikleri de beni her zaman gülümsetmiştir. Ona göre eğitim bize itaatsiz olmayı öğretmelidir. Eleştirel düşüncenin böylesi yalın bir anlatımı ile karşılaştığımda imrendiğimi itiraf etmeliyim. Son zamanlarda sosyal medyada yapılan ötekileştirici paylaşımlardan, içeriklerden bir kısmı meslektaşlarıma aitti. Türcülüğü eleştirirken ayrımcılığa savrulan, beğenmediği görünüş alanını sağlığa erişim engeli olarak kullananlar bunlardan birkaçı yalnızca. Sayısız örnek verilebilir. Bazıları itaatsizlik kisvesi altında da karşımıza çıkmıyor değil. Asıl tehlike ise alınan bütün o eğitime rağmen bize izin verilen itaatsizlik sınırlarında kala kalmak, eleştirel düşüncenin çerçevesini de iktidarların belirlediğini fark etmemek.
Çok aşina olduğumuz “terörist” yaftasının bir süredir “Orta Batı”da da marjinalleştirme ve düşmanlaştırma için yaygın olarak kullanılmaya başladığına tanıklık ediyoruz. Birleşik Krallığın Sufrajetlere övgüler düzen İçişleri Bakanı, Gazze’deki soykırıma karşı sesini yükseltenleri “terörist” olarak adlandırıyor söz konusu itaatsizliği beğenmediğinde. Yerlerde sürükleyerek gözaltına alıyorlar eylemcileri. Sufrajetlerin hayatı hayattı ama belli ki Filistinlilerin hayatı yası tutulabilir olanlardan değil. Yasını tutmaya çalışanların da hayatı değer kaybediyor böylece.
Değerli sayılmayan hayatlar açlığa, hastalıklara, haklardan yoksun bırakılmaya ve tabii ki ölüme giden bir kırılganlıkla karşı karşıya bırakılabilirler. Bu hayatların kırılganlığı “bizim” kırılganlığımızı koruma adına sağlanan güvenceler için de bir bahane olarak sunulabilir üstelik. Tehlikeyi bertaraf etme adına… Butler’a dönecek olursak, “Ulus devlete sığınarak şiddetten korunmak, ulus devletin ustalıkla yönlendirdiği şiddete maruz kalmaktır, dolayısıyla şiddetten korunmak için ulus devlete başvurmak tam da potansiyel bir şiddeti bir başkasıyla değiştirmektir.”
Kime itaat etmeyeceğinizi seçmek elinizde!
^ Judith Butler, Savaş Tertipleri




