Bugün bir ülkenin nasıl kalkındığını anlamak için yalnızca sonuçlara bakmak yeterli değildir, o sonuca götüren tarihsel süreci, kırılma anlarını ve alınan kararları görmek gerekir. Güney Kore, Norveç ve Japonya bu açıdan bize üç farklı gelişme örneği sunar. Bu ülkeler aynı noktadan başlamamış, aynı araçları kullanmamış ya da aynı yolu izlememiştir. Ancak her biri kendi şartları içinde belirli bir aşamayı doğru kurarak bugünkü konumuna ulaşmıştır. Bu 3 ülkeyi irdeleme nedenim ise oluşturdukları farkın etkileyici olmasıdır.
Güney Kore’nin hikâyesi 1950’lerde başlar. 1950-1953 arası yapılan Kore Savaşı sonrasında Güney Kore ülkesi neredeyse tamamen yıkılmış, altyapı çökmüş ve ekonomi sıfırlanmıştı. 1960’ların başına gelindiğinde kişi başına gelir birçok Afrika ülkesinin bile altındaydı. İşte bu noktada devletin yön verdiği kalkınma süreci başlatıldı. 1961’de iktidara gelen yönetim, ekonomiyi serbest bırakmak yerine planlamayı tercih etti. Beş yıllık kalkınma planlarıyla hangi sektörlerin büyüyeceği tek tek özenle belirlendi. İlk aşamada tekstil ve hafif sanayiye odaklanıldı çünkü hızlı üretim ve ihracat yapılabilecek ilk alanlar bunlardı. 1970’lere gelindiğinde ise ağır sanayiye geçiş başladı. Gemi, çelik üretimi ve otomotiv sektörleri devlet desteğiyle büyütüldü. Bu süreçte devlet, büyük şirket gruplarını sistemli biçimde destekledi ama aynı zamanda onları ihracata zorladı. 1980’lerde Kore artık dünya pazarında rekabet eden bir ülke haline gelmişti. 90’lı yıllarla birlikte Güney Kore teknoloji ve elektronik alanına yönelerek en üst aşamaya geçmiştir. Bu uzun süreçte Güney Kore’nin yaptığı şey aslında nettir. Her on yılda ileri bir üretim aşamasına geçmişlerdir. Ancak bu gelişim süreci boyunca çalışma temposu çok yüksek olmuş, disiplin sert boyutlara gelmiş ve gelir dağılımı ise dengeli bir şekilde oluşmamıştır. Yani büyüme sağlanmış, fakat bu büyümenin toplumsal yansıması sınırlı kalmıştır. Yani bu büyük sıçrama mucize diye anlatılır ama gerçekte bir kurumsal mühendislik işidir: Devlet, ihracatı ülkenin ana sınavına çevirmiş; krediyi, dövizi ve teşviki performansa bağlamış; seçtiği sektörlerdeki büyük grupları büyütmüş ama karşılığında ihracat hedefi dayatmıştır.
Norveç’in hikâyesi ise farklı bir çizgide ilerlemiştir. 20. yüzyılın ortalarına kadar Norveç sanılanın aksine Avrupa’nın zengin ülkelerinden biri değildir. Daha çok orta gelirli ve sınırlı sanayiye sahip bir ülkedir. Asıl kırılma 1960’ların sonlarında Kuzey Denizi’nde petrol bulunmasıyla yaşanmıştır. Bu noktada Norveç’in önünde iki yol vardı: Ya kaynakları serbest piyasaya bırakacak ve hızlı ama dengesiz bir zenginleşme yaşayacaktı ya da bu kaynağı kontrollü şekilde yönetecekti. Norveç en doğru olan ikinci yolu seçti. 1970’lerde enerji sektöründe devlet kontrolü artırıldı sonrasında kamu şirketleri kuruldu ve petrol gelirlerinin doğrudan özel zenginliğe dönüşmesi engellendi. 1990’larda ise bu gelirlerin sistematik şekilde yönetilmesi için büyük bir ulusal fon oluşturuldu. Bu fon, yalnızca mevcut harcamalar için değil, gelecek nesiller için de bir güvence olarak tasarlandı. Eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik alanlarında güçlü bir refah sistemi kuruldu. Norveç’in başarısı işte bu noktada önemlidir çünkü deyim yerindeyse devleti yönetenler açgözlülük yapmamış ve bu zenginliği toplumun tamamına yaymak istemişlerdir. Ancak bu modelde üretim süreci büyük ölçüde piyasa kurallarıyla işlemeye devam etmiş, adalet daha çok elde edilen gelirin dağıtımı üzerinden kurulmuştur.
Japonya’nın hikâyesinde ise daha erken bir döneme yani 19. yüzyılın sonlarına kadar uzanır. 1868’de başlayan Meiji Restorasyonu ile Japonya, feodal bir yapıdan modern bir devlete geçiş sürecine girdi. Bu dönemde Batı’nın teknolojisi ve üretim yöntemleri hızla ülkeye adapte edildi. Devlet, sanayileşmeyi doğrudan teşvik etti ve modern eğitim sistemini kurdu. Ancak Japonya’nın asıl sınavı 2. Dünya Savaşı sonrasında başladı. 1945’te ülke büyük bir yıkım yaşamıştı. Özellikle önemli noktalara atılmış 2 atom bombası çok kötü etkilere yol açmıştı. Bu noktadan sonra Japonya, üretim ve kalite odaklı bir model geliştirdi. 1950’lerden itibaren sanayi yeniden yapılandırıldı, şirketler belirli sektörlerde uzmanlaştırıldı ve kalite standartları sürekli yükseltildi. Japonya’nın farkı, sadece üretmek değil ürettiğini sürekli geliştirmek oldu. Sonraki dönemde otomotiv ve elektronik sektörlerinde japon dünya liderleri ortaya çıktı. 1980’lerde ise Japonya, teknolojik inovasyonun en güçlü merkezlerinden biri haline geldi. Bu süreçte disiplinli çalışma, eğitim ve sürekli iyileştirme anlayışı belirleyici oldu. Japonya’nın gösterdiği şey şudur ki ;üretim tek başına yeterli değildir. Yani üretimin kalitesi ve teknolojik derinliği de en az onun kadar önemlidir.
Bu üç ülkenin tarihsel gelişimine birlikte bakıldığında ortaya net bir tablo çıkar. Kore, yıkımdan çıkıp üretimle ayağa kalkmıştır; Norveç, doğal kaynağını akıllıca yöneterek refah üretmiştir; Japonya ise bilgi ve inovasyonu merkeze alarak bir güç oluşturmuştur. İşte bizim ülkemiz Türkiye’nin önünde duran mesele, bu üç deneyimi doğru okuyabilmektir. Bizler bu üç ülkede alabileceklerimizi almalıyız ve kendi ülkemize özgün modeller oluşturmalıyız.
Gerçek kalkınma, tek bir modelin tekrarıyla değil, farklı deneyimlerin doğru birleşimiyle mümkündür. Üretimi kurmadan refah olmaz, paylaşımı sağlamadan adalet oluşmaz, inovasyonu geliştirmeden ise bu sistem sürdürülemez. Tarihsel süreçler bunu açıkça göstermektedir.
1-GÜNEY KORE: ÜRETMEDEN KİMSE ZENGİN OLAMAZ
Güney Kore’nin yaptığı şey aslında çok basit bir mantığa dayanır: “Önce üret, sonra konuş.” Yani Devlet oturup şunu demiştir: “Biz bu işi yapacağız.” Ve gerçekten de yapmıştır. Mesela otomotiv sektörünü ele alırsak Güney Kore devleti bu alanda birkaç büyük şirketi seçmiş, bunlara kredi vermiş, onları korumuş ama aynı zamanda şunu da demiştir: “Yurt dışına satamazsan seni desteklemem.” Yani sadece para vermemiş, yanında haklı olarak performansta istemiştir.
Bunu günlük hayattan düşünelim. Bir esnaf düşünürsek Devlet ona dükkan açması için para veriyor ama esnafa diyor ki “Sen sadece mahalleye satmayacaksın, başka şehirlere de mal göndereceksin.” İşte Güney Kore bunu ülke çapında yapmayı becermiştir.
Ama burada da bir sorun vardı. Bu sistemde: Patron, şirket ve ülke büyüdü ama işçiler o denli büyümediler. Yani zenginlik oluştu ama eşit dağılmadı. Tabi ki 1950’lere oranla çok daha iyilerdi ancak kapitalist modelde ki sorunlar burada da devam etmekteydi.
Türkiye’nin hatası ise tam tersidir. Türkiye çoğu zaman üretmeden zenginleşmeye çalıştı. İnşaat yaparak, kredileri genişleterek, tüketimi artırarak büyümeye çalıştık. Mesela bir şehirde fabrika kurmak yerine avmler açıldı. Kısa vadede biraz hareket oldu ama uzun vadede üretim gücü oluşmadı. Ayrıca devlet destek verirken Güney Kore tarzı disiplini de maalesef hiçbir zaman koyamadı. “Üret, sat, rekabet et” demek yerine çoğu zaman “al bu teşviki” ya da ‘’şu kadar yıllığına bana para ver de ne yaparsan yap’’ dedi. Bu da verimsizliği büyüttü.
Türkiye İçin Somut Öneriler
Devlet çıkıp 5 sektör belirleyebilir. Örneğin; savunma, otomotiv, yazılım, enerji ve tarım teknolojisini belirlesin. Bu sektörlere ciddi destek verir ama şart koyar: ‘’ihracat yapacaksın ama şu ya da bu oranlarda belirli verimliliği yakalayacaksın.’’
Ama Kore’den farklı olarak şunu da ekleyebilirsek adillik artar. ‘’ Devlet; kârın %15 i çalışanlara gidecek %10 u toplumsal fona gidecek de diyebilir’’. Bu sistemde herkes daha adil kazanır.
2-NORVEÇ: ZENGİNLİĞİ HALKA DAĞITMAK
Norveç’in farkı üretimde değil, paylaşımda ortaya çıkar. Adamlar petrol buldu ama sonrasından’’ sadece zenginler nemalansın’’ demediler. Tam tersini yaptılar. Devlet dedi ki: “Bu kaynak milletindir.” Sonra ne yaptılar? Parayı bir fonda topladılar ve bu fonu büyüttüler. Bu sayede bugün Norveç’te hem eğitim ücretsiz hem sağlık sistemi güçlü hem de insanlar kendilerini güvende hissediyorlar. Örnek verirsek; Bir köyde yaşarken dolu bir küp altın bulduğumuzu hayal edelim. Eğer bunu sadece kazan alırsa eşitsizlik olur. Ama biri çıkıp “Bu köyün malıdır, birlikte yöneteceğiz” derse iş değişir. Norveç bunu yaptı. Zenginliği aldı ve sonradan dağıttı ama zenginlik oluşurken sistem yine sosyal piyasa ekonomisiyle daha adil olsa da kapitalistti.
Türkiye İçin Somut Öneriler
Büyük enerji projeleri (güneş, doğalgaz, maden vb.) özel sektöre bırakılmaz ve devlet kontrol eder. Elde edilen gelir direkt halka döner. Mesela her vatandaşa yıllık enerji payı, gençlere eğitim fonu, ailelere barınma desteği, hasta ve yaşlılara bakım desteği vb. Ama Türkiye bir adım daha ileri gidebilir. Halkla üretimde de ortaklık oluşturulabilinir.
3-JAPONYA: AKLIN GÜCÜ
Japonya’nın en büyük gücü bilgi ve disiplinli inovasyondur. Bir örnek verelim: Japonlar aynı ürünleri hep daha iyi yapmaya odaklandı. Arabayı icat etmediler ama en kaliteli arabayı ürettiler. Elektroniği icat etmediler ama en güvenilirini yaptılar. İnovasyonda oluşan fikirleri hep bir adım ötesine taşımışlardır. Örnek verirsek bir eve 2 boyacı usta geliyor. İlki hızlıca ve güzel yapıyor. İkincisi daha hızlıca ve daha güzel yapıyor. İşte Japonya ikincisidir.
Türkiye İçin Somut Öneriler
Ülkemizde teknoloji üretimi zayıf, ar-ge düşük, üniversite ve sanayi bağı kopuktur. Peki, ne yapabiliriz? Her büyük şirketin ar-ge yapması zorunlu olmalı ve Devlet ar-ge ye ciddi destek vermeli ama önceki modeller gibi belirli hedeflerde istemelidir. Üniversiteler sadece diploma değil, projeler de üretmelidir. Mesela bir yazılım şirketi teşvik alıyorsa yeni ürün geliştirmek zorunda olmalıdır. Bir fabrika sadece üretmeyecek aynı zamanda teknolojisini de verilerle geliştirmelidir.
İşte bu üç örnekte bunları anlarız ki; Güney Kore bize şunu öğretti: Üretmeden güç olmaz. Norveç şunu gösterdi: Paylaşmadan adalet olmaz. Japonya ise şunu kanıtladı: Akıl ve inovasyon olmadan sürdürülebilirlik olmaz.
Türkiye şu anda maalesef üç alanda da çok geridedir. Türkiye’nin yapması gereken ise bu üç modeli birleştirmek ama aynısını yapmak değil, daha iyisini kurmaktır. Üreten ama ezmeyen, paylaşan ama tembelleştirmeyen, düşünen ve geliştiren bir ekonomi kurmak mümkündür. Mesele modeli kopyalamak değil, onu aşacak cesareti göstermektir.
________________________________________________
Kaynakça
Joe Studwell – Asya Nasıl Başardı
Chalmers johnson – Mıtı ve Japon Mucizesi
Ezra Vogel – Japonya bir Numara
OECD ülke raporları
Dünya Bankası kalkınma verileri ve raporları
IMF ülke analizleri
Norveç Varlık Fonu analizleri:



