Biliyor musun, insan bazen karanlıkta kalınca fark eder yolunu kaybettiğini… Ama daha tehlikelisi, loş bir ışığın altında “ben yolumu buldum” diye kendini kandırmasıdır. Loş ışık insana huzur verir gibi görünür, çünkü tamamen kör olmaktan iyidir. Ama o ışık seni varacağın yere götürmez; sadece olduğun yerde oyalandırır. İşte bizim memlekette de, dünyada da çok gördüğüm bir şey bu: Hakikat var, ama üstüne incecik bir perde çekilmiş. Gözüne biraz ışık geliyor, ama tam göremiyorsun. İşte buna ben obskür zihniyet diyorum. Yani “hakikati gölgeleyen kafa yapısı.”
Bu kafa yapısı, öyle saf bir cehalet değil. Cehaletin bazen masum bir tarafı vardır; bilmezsin, öğrenince düzelirsin. Ama bu başka… Bu, bilmediğini bile bile öğrenmek istememek. Çünkü öğrenmek demek, alışkanlıklarından, konforundan, ezberinden vazgeçmek demek. Ve insan, konforuna yapışmışsa, yeni bir hakikat ona yük gibi gelir. Yeni bilgi, alıştığın koltuktan kaldırır seni; o yüzden rahatsız eder. Bir de insan, o konforlu koltuğa öyle bir yapışır ki, oturduğu yer çürüse bile kalkmak istemez.
Bir de işin korku tarafı var. “Aman ha sorgulama, başına iş gelir” fısıltısı… Kültürümüzün en derin köşelerine sinmiş. Çocukken bile sorularımıza “sus, günah” diye cevap verilmiş. Böyle böyle soru sormaktan utanır hâle gelmişiz. Sonra da önümüze kim ne koyduysa, onu doğru sanmışız. Bir bakmışsın, ömür geçmiş ama kendi inancını hiç sorgulamamışsın. Aslında bu, hakikate ihanet gibi bir şey. Çünkü Allah’ın sana verdiği aklı kullanmamak, emanete ihanet etmektir.
Ama asıl sinsi olanı kutsal gölgecilik… Hani bazıları vardır, bir insanın sözünü Allah’ın sözünün önüne geçirir. Onun kitabını, yorumunu, geleneğini Kur’an’ın yerine koyar. Yıllar geçer, farkına bile varmazsın; Kur’an hayattan çekilmiş, yerini geleneğin tozlu raflarından gelen ezberler almış. Allah’ın “Oku!” dediği kitabı kimse açıp anlamaya çalışmaz; onun yerine kulaktan dolma cümlelerle din yaşanır. Hatta öyle ki, bir ayetin anlamı ile yaşadığın hayat çelişse bile, “büyüklerimiz böyle dedi” diye ayeti görmezden gelirsin. İşte bu, hakikatin üstüne çekilen en kalın perdedir.
Peki sonra ne olur? Sonra hayatın içinde adalet yerini bulmaz. Hakkını arayan yalnız kalır. Kötülüğe “kader” denir, zalime “imtihan” bahanesi bulunur. Mazlumun duası göğe yükselir ama yeryüzünde ona yardım edecek kimse bulunmaz. Ve biz hâlâ “neden düzelmiyoruz” diye sorarız. Halbuki cevap çok açık: Çünkü biz, hakikati doğrudan Allah’ın kitabından değil, gölgelerden öğrenmeye çalışıyoruz.
Tevhid, sadece “La ilahe illallah” demek değil. Tevhid, “Allah’tan başka kimseyi mutlaklaştırmam” demektir. Bu, çok cesur bir söz. Çünkü bu sözü gerçekten söylersen, insanların koyduğu sahte otoriteleri yıkarsın. Maddiyatın putunu yıkarsın, şöhretin putunu yıkarsın, koltuğun putunu yıkarsın. Hatta bazen kendi nefsinin putunu bile yıkarsın. Ama put yıkmak kolay değil. Çünkü putlar bazen altından yapılmaz; alışkanlıktan, sevgiden, korkudan yapılır. Onları kırmak, insanın kendi içine dönüp hesaplaşmasını gerektirir.
Ve evet, tevhid seni sürüden ayırır. Sürüden ayrılan koyunu kurt kapar diye korkuturlar seni. Ama bilmezler ki, bazen asıl kurt sürünün içindedir. Çünkü sürü, hakikati gölgeleyenlerin en kolay avladığı yerdir. Kur’an’da Allah, defalarca “Düşünmez misiniz?” diye sorar. Bu bir nezaket cümlesi değil, bildiğin tokat gibi bir cümledir. Uyuyan aklı uyandırmak için atılan tokattır. O tokat bazen bir ayetle gelir, bazen bir musibetle, bazen de hayatta gördüğün adaletsizlikle…
Şimdi bak etrafına… Düşünmekten korkan, sorgulamaktan çekinen, “böyle gelmiş böyle gider” diyen ne kadar çok insan var. İnsanlar kendi zincirlerini taşıyor ama onları bilezik sanıyor. Ve biz bu hâlimizle nasıl hakikate yaklaşacağız? Bir de çıkıp “ışık arıyoruz” diyoruz. Kusura bakma ama ışık arayan adam gölgelere sarılmaz. Bir insan, gölgenin ferahlığını bırakmadan güneşe çıkamaz.
Hakikat netlik ister. Netlik de cesaret ister. Ve cesaret, önce kendi iç karanlığına bakabilmekle başlar. Kendine sorman lazım:
Ben gerçekten Allah’ın istediği gibi mi yaşıyorum, yoksa bana öğretilen şekliyle mi?
Benim inandığım şeyler Kur’an’da var mı, yoksa kulaktan dolma mı?
Benim otoritem Allah mı, yoksa toplum, gelenek, bir insan, bir grup mu?
Bu soruları sorunca, belki canın yanar. Çünkü cevabın, alıştığın dünyayı yıkabilir. Ama bil ki, hakikate giden yol, önce yanlış yollardan çıkmakla başlar. Cevapları dürüstçe verebilirsen, işte o zaman hakikat yolculuğun başlar. Kolay mı? Hayır. Hatta bazen seni yalnızlaştırır, bazen sevdiğin insanlar senden uzaklaşır, bazen kendi içindeki putları yıkarken canın acır. Ama unutma: Hakikate susmak, obskür zihniyetin en tatlı zehridir.
Bizim kurtuluşumuz, gölgeleri kutsamaktan vazgeçmekte. Birileri ne derse desin, ışığın peşinden gitmekte. Çünkü Allah’ın rehberliği nettir, berraktır, saklanmaz. Saklayan biziz. O perdeleri Allah indirmedi; biz çektik.
Şimdi soruyorum: Gölgelerde oyalanmaya devam mı edeceğiz, yoksa perdenin arkasındaki ışığa mı yürüyeceğiz? Tevhid, işte o yürüyüştür. Allah’tan başka otorite tanımamak, aklı zincirlerinden kurtarmak, vicdanı diri tutmak… Gerisi zaten Allah’ın izniyle gelir. Çünkü karanlığı yırtan bir mum bile, bin gölgeden daha değerlidir. Ve hakikat, karanlıkta gizlenmez; biz yeter ki gözümüzü açalım.



