Ahmet Yaşaroğlu
İnsanların daha iyi, adaletli bir dünya istemi ve mücadelesi neredeyse sınıflı toplumların ortaya çıktığı, ezen ve ezilen, yöneten ve yönetilen bölünmesi ile karşılaştıkları tarih kadar eskidir. İnsanoğlu daha özgür ve eşit yaşayabileceği bir dünya özlemi ve bunun dile getirdiği ütopyalara hep sahip oldu. Ancak kapitalizmin egemen olması, toplumun sömüren ve sömürülenler ayrımını keskin bir biçimde sahip olması, bu istek, özlem ve ütopyaların gerçekleşmesi için maddi bir zemin sağladı.
Sömürülen ve ezilen kitleler işçi sınıfının şahsında özlemlerini gerçekleştirecek toplumsal özneyi buldular. O zamana kadar var olan ve adil bir yaşama, iyilikseverliğe vb. bağlanan sosyalizm teorileri de Marx’ın güncel kapitalist toplumun ve tarihin hareket yasalarını keşfetmesi ile bilimsel bir temele oturdu. İşçi sınıfı kapitalizmin asli ve temel unsuru idi ve sınıfları ve kendisini bir sınıf olarak ortadan kaldıracak bir harekete ve ona yol gösteren bir ideolojiye Marx ve Engels’in çabaları ile kavuşmuştu. Sisler dağılmış, yürünecek yol belli olmuştu. Paris Komünü, Sovyet Devrimi bu yolda hem önemli kilometre taşları hem de yenilmelerine karşın işçi sınıfının sömürüsüz, sınıfsız yeni bir dünya kurabilme yeteneğinin somut kanıtları olmuştu.
İşçi sınıfının ve onun etrafında kenetlenmek zorunda olan emekçi yığınların bu mücadelesi inişli çıkışlı bir tempoda sürekli olarak devam etti ve ediyor. İşçi sınıfının kazandıklarını kapitalist emperyalizmin kuşatması altında ve içten ihanete uğrayarak kaybettiklerine bakanların, artık tarihin bittiğini, işçi sınıfının değiştiğini, sömürü ilişkilerinin dönüştüğünü iddia eden teorileri, kapitalizmin her krizinde, savaşlarda, yıkım ve felaketlerde sadece yalanlanmıyor, sermeye egemenliği ve kapitalist sistem yıkılmadıkça bunların üstesinden gelinemeyeceğini açıkça yeniden yeniden ilan ediyor.
İşçi sınıfının bu mücadelesinde ilk ortaya çıktığı günlerden beri sendikalar çok önemli bir rol oynadılar ve halen de oynuyorlar. Tekelci kapitalizm ve emperyalist yağma burjuvaziye sendika yöneticilerini satın alma, işçi sınıfı içinde kaymak bir tabaka yaratma olanağı sağladı. Bu tür sendika yöneticilerinin ağzına bir parmak bal çalınması, onları işçilerin değil, işçi sınıfına karşı patronların temsilciliğine soyunan rollere soyunmaları için yeterli oldu. Pek az sendikacı ve sendika yöneticisi bu duruma karşı çıktı, içinden çıkıp geldikleri sınıfa bağlılığını sürdürdü.
Ama sermaye düzeni işçi sınıfını sadece sendika yöneticilerini satın alarak baskı altında tutmuyor. Onun yetersiz olduğu her yerde mevcut yasalar, güvenlik aygıtları, jandarma, polis ve mahkemeler devreye giriyor. Çeşitli kılıklara girmiş burjuva ideolojisi ise basın, yayın, gelenek ve görenekler aracılığı ile devreye giriyor. Böylece sermayenin egemenliği arkasına din başta olmak üzere, binlerce yıl sürmüş gelenek ve görenekleri, güncel propaganda aygıtlarını, her türlü baskı ve egemenlik aygıtını, ideolojik kampanyaları devreye sokuyor ve işçi sınıfını ebedi köleliğe mahkum etmek için yoğun bir çaba gösteriyor.
İşçi sınıfının her hak talebinin, direnişinin, mücadeleci sendikalarda örgütlenmesinin engellenmesi, bastırılması bugün büyük sermaye egemenliğinin en vahşi biçimlerinden birini temsil eden Saray rejimi tarafından şiddetle sürdürülüyor. Hiçbir işçi direnişi dişe diş bir mücadele vermeden taleplerini elde edemiyor. Bu mücadeleye giren işçi bölükleri kazansalar da, kaybetseler de önemli bir deneyim ve direnç ortaya çıkarıyor. Antep son yıllarda bu tür mücadelelerin nabzının attığı, işçi direnişlerinin birbirini takip ettiği bir işçi merkezi oldu. Bu mücadelelerin içinden çıkan bir sendikacı olan Mehmet Türkmen bilmem kaç kez gözaltına alındı, tutuklandı, ev hapislerine maruz kaldı.
Mehmet Türkmen’in tutuklanması belli ki son tutuklanması da olmayacak. Çünkü o Antep işçi sınıfının mücadelesinin kendisinde ete kemiğe bürünmüş halini temsil ediyor. O bir sendikacı olmadan önce de genç bir işçi önderi olarak bu mücadelelerin içinde ve önündeydi. Ayrıca bu son tutuklanması geniş bir sendikal ve demokratik çevrenin kendisine sahip çıkması ile öncekilerden farklı bir nitelik kazandı. Antepli işçilerin, tüm ülkede işçi örgütlerinin, demokrasi ve adalet mücadelesi veren tüm kesimlerin ortak mücadelesi iktidarın bu tür tutuklamalarla sindirmeye dönük amacının şimdiden etkisiz kaldığını açıkça kanıtlıyor. İşçi sınıfının en büyük silahı birliği ve mücadelesidir. Emek ile sermaye arasındaki o temel ilişki
-emek gücünün sömürüsü- ortadan kaldırılmadan da bu mücadele bitmeyecektir.
Ekmek ve adalet mücadelesi, sömürüye ve faşist baskıya karşı mücadele ile bütünleşmesi gereken bir mücadeledir. İşçilerin ekmeğini büyütme, daha insanca bir yaşam sürme mücadelesi kuşkusuz büyüyecek ve gelişecek. Ülkede demokrasi, adalet, özgürlük ve barış mücadelesi eğer başarıya ulaşacaksa, bu mücadelede işçi sınıfı ve onun mücadeleci sendikaları, sendikacıları, öncü işçiler ve temsilcileri, şube yöneticileri korkmadan, yılmadan inisiyatif almak, işçi sınıfının ana gövdesini harekete geçmeye zorlamak durumundadırlar. Ancak böyle bir mücadele ülkedeki demokrasi ve özgürlük mücadelesini sonuçlarına ulaştırabilir. Bugüne kadar verilen, ama etkili bir sonuç alınamayan tüm bu mücadelelerin kanıtladığı bir gerçek varsa, o gerçek işte bu gerçektir.




