Hediye Levent
Amerika-İran-İsrail savaşı birinci ayını doldurdu ancak hâlâ ne Amerika’nın hedefi belli ne de savaşı bitirecek şartların neler olduğu!
Trump cephesine bakılırsa bir taraftan sınırlı bir kara işgali için Amerikan askerleri bölgeye gönderilirken diğer taraftan Trump’ın bu savaştan çıkmak istediğine dair haberler geliyor. Hatta yine Amerikan basınında yer alan son haberlere göre, Trump yardımcılarına Hürmüz Boğazı İran tarafından kapatılsa bile bu savaşa devam etmek istemediğini söylemiş. En azından şimdilik Trump’ın İran savaşına Avrupa ülkelerini ve NATO’yu dahil etme girişimleri sonuçsuz kaldı. Yine İran’a yönelik saldırılar, ABD’nin İsrail’in politikaları çerçevesinde hareket ettiği yönündeki eleştirileri arttırırken ABD içinde de Trump’ın halk desteğini azaltmaya başlamış gibi görünüyor.
İsrail durumdan memnun ve daha fazlasını istiyor. İsrail için askeri gücü asayişle sınırlı jandarmaya dönüşmüş bir İran hedeflerine en uygun senaryo.
İran ise askeri-siyasi önemli isimlerini kaybetmiş olmasına ve ülkeye yönelik yoğun saldırılara rağmen devlet otoritesini henüz kaybetmemiş, savaşa devam etme kararlarını verebilen ve uygulayan kadroların olduğu ancak giderek şahinleşen bir ülke görünümünde. ABD ve İsrail’in beklentilerinin aksine ne sınırlara yığılmış milyonlarca İranlı var ne de çeşitli ülkelere kaçışan üst düzey İranlı isimler!
Türkiye dahil bölge ülkeleri ise öncelikleri ve çıkarları doğrultusunda yeni politikalar ve ittifaklar arayışında.
Yakın zamana kadar Rusya ve İran ile ilişkileri sebebiyle NATO’nun güvenilmez ülkesi olarak tanımlanan Türkiye’nin NATO’ya yaklaştığı oldukça açık. NATO’nun Türkiye’de yeni bir çok uluslu güç teşkil etmesinin yanı sıra İstanbul Boğazı’na hakim Beykoz’da, Karadeniz’de faaliyet gösterecek çok uluslu bir gücün konuşlanması gibi gelişmeleri elbette birlikte okumak gerek. Türkiye bu hamlelere rağmen İran ile köprüleri atmadığı gibi, İran ile Batı ve ABD arasında köprü olmaya çalışıyor, ancak Karadeniz’deki mayınları temizlemek ve güvenliğini sağlamak gibi misyonlarla hareket edeceği söylenen Beykoz merkezli çok uluslu gücün, Rusya tarafından tehdit olarak algılanması ihtimali oldukça yüksek.
Mevcut duruma bakılırsa Türkiye bir taraftan NATO ve Batı dünyası ile ilişkilerini onarıp yakınlaşmayı hedeflerken diğer taraftan İran’a ve Rusya’ya farklı politikalar ile yaklaşıyor. İran ile Batı dünyası arasındaki gerilimleri azaltmak, Rusya’ya ise Ukrayna ile anlaşması için baskıyı artırmak olarak özetlenebilecek bu politikalar, bölgedeki yeni cepheleşmenin ön sinyalleri aslında.
Ancak bu yeniden safların belirlenmesi hamleleri Rusya ve İran ile sınırlı değil. Mesela bir süredir Ukrayna savaşının uzaması için her şeyi yapan ve Rusya’yı enerji piyasası dahil bölgesel enerji ve ticaret platformlarından atmaya çalışan AB ülkelerinin İran konusunda daha dengeli politikalar yürüttüğü söylenebilir.
Ankara da NATO’ya ve Karadeniz’de çok uluslu güçlere yakınlaşarak yeni-eski enerji ve ticaret koridorlarına dahil olma ihtimalini yükseltmeye çalışıyor gibi görünüyor.
Yeni ittifaklar, hatlar, koridorlar arayışları Rusya-Kafkasya-Karadeniz ile sınırlı değil. İran tarafından sıkı bir şekilde kontrol edilen ve az sayıda ülkenin gemilerine ücret ödemeleri halinde geçme izni verilen Hürmüz Boğazı’na alternatif hatların oluşturulması da yüksek sesle konuşuluyor. Bu çerçevede Suudi Arabistan başta olmak üzere ekonomisi petrole bağımlı olan ülkeler atıl durumdaki eski hatları tamir edip enerji tedarik zincirine dahil edebilmek için projelendirmeye girişti. Ancak enerji tedariği, çok maliyetli olan taşıma, depolama, dağıtma tesislerinin de inşasını gerektiriyor. Yıllar alacak bu süreç, enerji güvenliği ile ilgili alternatif uygulamaların hayata geçirilmesini de zorunlu kılıyor. Bu süreçte Türkiye ve Suriye gibi ülkelerin transfer ülke olma özellikleri gibi sebeplerle öne çıkması oldukça mümkün, ancak yine İran savaşının bir kez daha gösterdiği gibi, güvenlik ve en önemlisi de istikrarlı bir güvenlik olmazsa olmaz!
Bugünlerde petrol varil fiyatının 200 doların üzerine çıkabileceği de konuşuluyor. Üstelik mesele sadece petrol ve doğal gaz da değil. Giyimden tarıma ve temizliğe, günlük hayattan ağır sanayiye, sağlıktan yapay zekaya ve uzay çalışmalarına kadar her alanda elzem olan ham maddelerin ve kimyasalların tedariği ile ilgili de çok ciddi bir kriz ile karşı karşıyayız. Helyum gazı, gübre, fosfat şeklinde uzayıp giden listedeki elzem kalemlerin her birinde piyasalarda sıkışma başladı ve bu da doğrudan fiyatlara yansıdı.
İran savaşının sonuçlarını yıllarca uzun uzun konuşacağız ancak kısaca bir toparlama gerekirse, bölge merkezli olmak üzere yeni bir cepheleşme, safların belirlenmesi süreci yaşanıyor. Bütün bu hamlelerin şeklini, içeriğini belirleyen temel faktör ise güvenlik ve güvenlikçi politikalar, Türkiye dahil birçok ülkeye giderek sertleşerek kendini gösterecek gibi görünüyor. Keza petrol fiyatlarından ham madde teminine kadar birçok alanı etkileyen-etkileyecek olan fiyat artışları üretimlerin durmasına, azalmasına ve buna bağlı olarak işsizliğe yol açabilir. İşsizlik ve ekonomik sarsıntılar huzursuz kitleler demek. Bu olumsuz gidişatı daha da derinleştirecek kuraklığı ve bölge ülkelerinde kitlesel iç-dış göç ihtimallerini de unutmamak gerek. Güvenlikçi politikaların daha da sertleştiği, huzursuz ve açlığa yakın eşiklerde tutunmaya çalışan kitlelerin giderek büyüdüğü, oldukça karanlık senaryolar ne yazık ki çok daha olası!
Bütün olanı biteni izlerken ve anlamaya çalışırken insanın aklına “Öyle ya da böyle çökeceği bilinen duvardaki tuğla İran mıydı? Bütün dünyadaki üretim-tüketim anlayışlarını, kitlelerin beklentilerine cevap verebilecek ideolojilerin, küreselleşmenin arızalı kısımlarını ortadan kaldıracak politikaların üretimi için böylesi bir yıkım şart mıydı?” gibi sorular geliyor.


