Meltem CAN
Darbe nedir? En sade haliyle, seçilmiş bir hükümetin askeri ya da sivil bir güç tarafından zorla görevden alınmasıdır. Hukukun susturulduğu, halkın iradesinin bastırıldığı, şiddetin söze üstün geldiği andır. Peki neden yapılır? Resmî söylemler hep tanıdıktır: “ülke çıkarları”, “anarşiyi önleme”, “istikrar sağlama” … Oysa perde arkasında başka bir oyun döner: iktidar hırsı, sınıfsal çıkarlar, uluslararası çıkar çatışmaları ve çoğunlukla da halkın iradesinden duyulan korku. Darbeyi kim yapar? Görüngüde üniformalı bir komutan, aslında ise çok daha geniş bir koalisyon: sermaye sınıfı, bazı medya organları, dış güçler ve “sessiz çoğunluk” adına konuştuğunu iddia eden azınlık elitler.
Tarihte yaşanmış darbelerin bir ortak noktası da şudur: Halksız demokrasi.
Darbeler, sadece yöneticileri değil, toplumu da hedef alır. Gazeteciler susturulur, üniversiteler yeniden tasarlanır, sendikalar kapatılır, muhalifler “tehlikeli” ilan edilir. Toplum hafızası silinir ve tarih yeniden yazılır. Ancak asıl sorun, darbenin kendisinden çok, darbe ortamını mümkün kılan koşullardır. Yargının bağımlı olduğu, medyanın özgür olmadığı, eğitimin sorgulama değil ezber üzerine kurulduğu, halkın siyasetten soğutulduğu bir sistemde, darbe her zaman kapıda bekler. Halkın siyasetten dışlandığı her düzende, başka bir irade gelip o boşluğu doldurur. O yüzden, asıl görev; darbeleri lanetlemek değil, onları mümkün kılan yapıları sorgulamak ve değiştirmektir.
Demokrasi nedir? Demokrasi; halkın, halk tarafından, halk için yönetilmesidir — derler. Ama bu cümledeki “halk” kimdir? Kim konuşur, kim susturulur, kim “biz” sayılır, kim “öteki”? Bugün demokrasi çoğu zaman sadece bir sandıkla, bir oy pusulasıyla tanımlanıyor. Oysa gerçek demokrasi, yalnızca çoğunluğun ne istediği değil, azınlığın da ne kadar korunabildiğidir. Çünkü bir sistemde çoğunluk karar alırken azınlık korkuyorsa, orada demokrasi değil, çoğunluk diktası vardır.
Çoğunluğun Tiranlığı Olarak Demokrasi
Adolf Hitler, 1933’te Almanya’da demokratik yollarla iktidara geldi. Mussolini İtalya’da parlamentodan güvenoyu aldı. Modern otoriter liderlerin çoğu seçimle gelir, hukuku araçsallaştırır ve sonunda rejimi otoriterliğe dönüştürür. Demokrasi “benim gibi düşünmeyen yaşamasın” noktasına gelir, çoğunluk artık halk değil, bir tür vesayet gücüne dönüşür. Peki demokrasi aslını nasıl muhafaza edebilir?
Demokrasi, yalnızca çoğulculuğu tolere eden bir rejim değil; temel hakların, hukukun üstünlüğünün ve siyasal katılımın sürekli olarak güvence altına alındığı dinamik bir yönetim biçimi olarak değerlendirmek gerekir. Demokratik sistem, çoğunluğun her istediğini yapabilmesinden ziyade, herkesin var olabilmesini mümkün kılan bir zemindir. Bu bağlamda, demokrasilerde “çoğunluğun bile değiştiremeyeceği” bazı evrensel ilkeler vardır: ifade özgürlüğü, kişi güvenliği ve düşünce özgürlüğü gibi haklar, anayasal koruma altına alınarak siyasal iktidarın keyfiliğine karşı bir denge oluşturur. Ancak hakların güvencede olması, tek başına yeterli değildir. Demokratik rejimlerin sürdürülebilirliği, iktidarın denetlenebilirliğine bağlıdır. Bu nedenle güçler ayrılığı ilkesi — yani yasama, yürütme ve yargının birbirinden bağımsız olması — demokratik düzenin temel dayanaklarından biridir. Aksi takdirde, yönetim biçimi biçimsel olarak seçimli olsa da, içerik itibarıyla bir “sandıklı otokrasi”ye dönüşme tehlikesi taşır. Bununla birlikte, demokratik bir toplumda farklı seslerin özgürce ifade bulabilmesi kritik öneme sahiptir. Medyanın susturulduğu, bilgi akışının kısıtlandığı bir ortamda halkın bilinçli kararlar alabilmesi mümkün değildir. Oysa demokrasi, yalnızca oy verme hakkıyla sınırlı kalmayan; bilgiye erişim, eleştirel düşünme ve aktif yurttaşlık gibi unsurlarla beslenen bir rejimdir. Bu noktada eğitim sisteminin rolü de göz ardı edilemez. Tarih bilinci, insan hakları eğitimi ve demokratik kültür, bireylerin sadece seçmen değil, aynı zamanda etkin birer yurttaş olmasını sağlar.
Halkın siyasete katılımı dört yılda bir sandığa gitmekle sınırlı kalmamalı; yurttaşlar sendikalar, sivil toplum örgütleri ve gönüllü yapılar aracılığıyla toplumsal denetime katkı sunabilmelidir. Bu yapılar devlete karşı değil, onun içinde toplumun sesini yaşatan, demokrasinin nabzını tutan organlardır. Öte yandan, ifade özgürlüğü de sınırsız bir alan değildir. Demokratik toplumlarda başkalarının yaşam hakkını tehdit eden nefret söylemleri, fikir özgürlüğü kapsamında değerlendirilemez. Zira demokrasiler, özgürlükleri korumak adına bazı sınırları meşru biçimde belirlemek zorundadır. Bu sınırlar, bireylerin özgürce var olabilmesini sağlamak için vardır; yani özgürlük, ancak diğer özgürlüklerle birlikte anlam kazanır.



