Karşısında caydırıcı, birleşik bir toplumsal itiraz görmeyen iktidar krizin faturasını halkın sırtına yüklerken baskıyı da giderek artırıyor. Siyaset bilimciler, “Mevcut siyaset yapma ve örgütlenme anlayışlarının ötesine geçilmeli” diyor.
Atahan Uğur
Halkın rızasını alamayan, iktidarının ömrünü ancak elindeki yargı sopasıyla sürdürebileceğini düşünen Saray yönetimi, toplumsal muhalefete resmen savaş açtı.
Sandıkta kazanamadığı belediyelere ardı ardına operasyonlar yapan iktidarın son adresi CHP’li Bursa Büyükşehir Belediyesi olurken seçilmiş Belediye Başkanı Mustafa Bozbey’in cezaevine girmesiyle son bir yılda tutuklanan CHP’li belediye başkanı sayısı 22 oldu. Üstelik iktidarın baskısı yalnızca ama muhalefet partisiyle sınırlı kalmadı.
Ses çıkaran, itiraz eden, gerçekleri konuşan hemen herkes hedef tahtasına oturtuldu.
Gazetecilik yaptıkları için Merdan Yanardağ, Alican Uludağ ve BirGün Muhabiri İsmail Arı tutuklandı. Hak arama mücadelesini sürdüren işçilere destek veren sendikası Mehmet Türkmen ve toprağı, suyu, ağacı için Akbelen’de direnen yaşam savunucusu Esra Işık da cezaevine atıldı. Üstelik karşısında toplumsal bir direnç görmeyeceğini düşünen iktidarın tek marifeti farklı düşünenleri hapse atmakla da sınırlı değil. Savaşı bahane eden iktidar, elektrikten doğalgaza, oradan akaryakıta dek en temel kalemlere zam üstüne zam yaptı.
Gerek “bugün sıra hangisinde” sorusunun sorulur hale geldiği belediye operasyonları gerek gazetecilerin, sendikacıların, yaşam savunucularının tutuklanması gerekse ekonomik krizin yükünü halkın sırtına yükleyen politikaların ısrarla sürdürülmesinin nedeni rejimin, karşısında birleşik bir toplumsal direniş görmeyişi.
İktidarın artarak devam eden baskılarını ve buna karşı durabilecek mücadele yollarını Prof. Dr. Ayşen Uysal ve Doç. Dr. Derya Kömürcü BirGün’e değerlendirdi.
SİYASETİN TOPLUMSAL AYAĞI SAKATLANDI
Siyasal alanı daraltan hamlelere karşı kurumsal sınırların aşılması gerektiğini vurgulayan Kömürcü, yurttaşın siyasete katılımının kritik olduğunu belirterek şunları söyledi: “Öncelikle siyasal alanı daraltmaya yönelik her iktidar hamlesine karşı yapılması gereken ilk şey yurttaşların siyasete dahil olmasını sağlayacak kanallar yaratmak olmalı. Siyaseti iktidarıyla muhalefetiyle yurttaşların 5 yılda bir sandığa gidip oy kullandığı, geri kalan zamanlarda profesyonel siyasetçilerin bir tür halkla ilişkiler ve pazarlama faaliyeti olarak icra ettiği bir meslek olarak yaşadığınızda siyasetin toplumsal ayağını sakatlamış oluyorsunuz. Tam da bu nedenle iktidardan halkın iradesini hiçe sayan hamleler geldiğinde kurumsal siyasetin ötesine geçen bir toplumsal tepkiyi örgütlemek son derece güç oluyor. İlk anda ortaya çıkan tepkiyi kalıcı ve örgütlü bir dirence dönüştürmek bu koşullarda mümkün olmuyor. 19 Mart Saraçhane eylemleri sonrasında tam olarak bunu yaşadık.”

İktidarın baskı politikalarına karşı toplumsal muhalefeti örgütlemenin önemine dikkat çeken Kömürcü, şunları söyledi: “Burada sorunlu noktalardan biri Türkiye’nin son 1 yılda yaşadığı gelişmelerin yeni bir rejim inşasına işaret ediyor olmasına karşın meselenin öncelikli olarak CHP ile ilgili bir sorun gibi algılanıyor oluşu. CHP liderliğinin benimsediği söylem ve mitingler yaklaşımı da meseleyi CHP’ye kapatan bir etki yarattı. Oysa Türkiye’nin CHP’yi, CHP’nin cumhurbaşkanı adayını ya da eski-yeni genel başkanlarını fazlasıyla aşan bir rejim dönüşümü sorunu yaşadığı apaçık ortada. Dolayısıyla bir mücadele verilecekse bu mücadelenin CHP sınırlarını aşan ve tüm muhalefete yayılan ve hatta siyasal muhalefeti aşarak toplumsal muhalefeti örgütleyen bir yanının olması gerekirdi.”
Muhalefetin nasıl bir hat kurması gerektiğine de değinen Kömürcü, sözlerini şöyle tamamladı:
“Bu süreci tersine çevirmenin birinci koşulu en geniş muhalefet cephesini örgütleyecek, özellikle de DEM Parti seçmenlerinin muhalif kanatta kalmasını sağlayacak bir strateji benimsemek. Evet kurtuluş için sadece sandığı işaret etmek doğru değil ama 2027 yılı içinde bir seçim olacağını varsayarsak seçime giden süreçte en önemli şey muhalif seçmenin yıllardır olduğu gibi yine sandığa gitmesini sağlamak, moral bozmamak, motivasyonu güçlü tutmak, apati gelişmesine, yenildik yeniliyoruz, ne yapsak kazanamıyoruz hissinin yaygınlaşmasına izin vermemek olmalı.”
EYLEMLERİ MİTİNGE İNDİRGEYEN SİYASET
CHP’nin eylemleri miting formatına indirgediğini ve bunun toplumsal muhalefetin dinamizmini zayıflattığını belirten Prof. Dr. Ayşen Uysal ise şunları söyledi:
“Cumhuriyet Halk Partisi meydanlarda, mitingler yoluyla sandık odaklı bir siyaset izliyor. Bu cümlenin ifade ettiği durumun kendi içinde çelişkiler barındırdığı düşünülebilir. Oysa çelişkiden ziyade, siyaseti seçimlere indirgeyen bir siyaset anlayışını ortaya koyuyor. Bu anlayışı bizzat Özgür Özel’in konuşmalarında da görmek mümkün.19 Mart operasyonundan sonra başlayan eylemler, bilinçli olarak parti mitinglerine dönüştürüldü. “Biz buraya miting yapmaya değil, eylem yapmaya geldik” demek bu mitingleri eylem yapmadığı gibi, cümle de zaten zamanla kürsüden dillendirilmez oldu. Rutinleşen bu mitinglere sokakta siyaset demek de neredeyse imkânsız. Zira, sokakta siyaset kendine özgü eylem repertuvarı olan, farklı gruplar arasındaki, çoğu zaman gergin bir koalisyona dayanan, parti siyasetine göre daha az hiyerarşik ve daha eşit ilişkilere dayanan, yaratıcı yönü güçlü bir kolektif siyaset yapma tarzıdır. Şüphesiz 19 Mart’ta başlayan eylemler bu özellikleri taşıyordu, ancak CHP yönetiminin bilinçli bir tercihi ile eylemler bu özelliklerinin hemen hepsinden soyunduruldu. Geriye de politik olarak homojen, gençlerin sayısının sınırlı kaldığı, seçim mitinglerine dönüştürülmüş, kürsünün sınırlarını belirlediği rutin toplanmalar kaldı. Bu toplanmalar dizisinde rutini bozan tek şey yeni bir gözaltı ve tutuklama. Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey’in gözaltına alınması üzerine rutin bozularak belediye önünde miting yapılması bu duruma en son örneklerden biri olarak verilebilir. Nitekim, bu gelişme olmasaydı Bursa miting programının olağan akışında yoktu. Bu mitinglerin değersiz olduğunu elbette söyleyemeyiz. Ülkenin mevcut koşullarında bu mitingleri sürdürebilmek de çok önemli. Ancak ülkede yaşanan tahakküm döngüsünü kırmaya yetmez. Çünkü, en nihayetinde bu mitingler ve sandık odaklı yaklaşım siyaseti seçime ve oy vermeye indirgiyor. Son dönemlerde Özgür Özel’in konuşmaları siyaseti giderek daha fazla sandıkla sınırlamaya başladı. Bu durum, Erdoğan’ın siyaseti yıllardır sandığa indirgemesinden farklı değil maalesef. Ülkede siyaset dönüp dolaşıp sandığa hapsediliyor, siyasetçiler değişiyor ama algı değişmiyor. CHP bir süre bunun dışına çıkmışsa da yeniden bu yola girmiş görünüyor.”

İktidarın baskı rejiminden çıkışın ancak kolektif, çeşitli ve örgütlü bir mücadeleyle mümkün olabileceğini vurgulayan Uysal, mevcut siyaset yapma biçimlerinin ve örgütlenme anlayışının bu süreci aşmakta yetersiz kaldığını belirterek şunları söyledi:
“İktidarın tahakküm sarmalından çıkmak hiç kolay olmasa da mümkün. Bunun için siyaset yapmanın farklı yollarını birlikte, eş zamanlı ve tüm çeşitliliği ile kat etmek lazım. Bunun ilaç reçetesi gibi bir reçetesi yok elbette. Böyle bir reçete ancak kolektif olarak yazılabilir. Bununla birlikte, kolektifin inşası konusunda ciddi yapısal sorunlar olan bir ülkede yaşıyoruz. Örgütlenme ve örgütlerin yapısal özellikleri bu sorunlara örnek olarak verilebilir. Çoğu örgüt küçük iktidarını korumak için geniş ittifaklara yanaşmaz. Aslında, CHP yönetiminin, eylemleri tekeline almak amacıyla çerçeveleyip rutinleştirmesi de bu yapısal sorunların bir sonucu. Şayet yol alırken yapısal değişiklikler yapılmazsa, tahakküm sarmalında takılı kalabiliriz. Kastettiğim sorunların arasında sadece siyaset yapma biçimi değil, profesyonel siyaset yapma anlayışı da var. Türkiye’de profesyonel siyaset yapanların hemen hepsi bu “mesleği” para ve getirdiği ayrıcalıklar için icra ediyor. Bunun istisnası hemen hiç yok maalesef. Bu da seçmenlerde “kim gelirse gelsin değişen bir şey olmayacak” düşüncesini yerleşik hale getiriyor. Bu düşünce orta ve uzun vadede sandığa gitmeme sonucunu da doğurabilir. Diğer yandan, bazı kişiler de milletvekili, vs. olursam hayatım kurtulur diye düşünüyor ve bu yönde kariyer basamaklarını tırmanmak için ne gerekiyorsa onu yapıyor. Evet, manzara pek de iç açıcı görünmüyor, hele de tüm bunlara hukuksuzluğu ve kuralsızlığı eklediğimizde. İktidarın amacı da zaten tam olarak kendisine muhalif olanların kendisini çaresiz hissetmesi ve umudunu yitirmesi. O halde bu tahakküm sarmalından çıkmanın ilk adımı çaresiz olmadığımızı ve her zaman bir umudun olduğunu bilmekle başlıyor. Çare, kolektifin ruhunda, gücünde, çeşitliliğinde, ezberlenmiş ittifakların dışına çıkabilmekte. Sorunların çözümünde siyasetin yeniden umut haline getirilmesinde. Mücadeleyi gündelik yaşamda ilmek ilmek örebilmekte. İşte o zaman gerçekten etkili bir kolektif mücadelenin de yolu açılacaktır.”




